Sosyolog Prof. Dr. Şerif Mardin hocanın bayağı ses getiren mahalle baskısı tespitinden sonra şimdi de göz baskısı tespiti fevkalade. Zaten sosyologun ve sosyoloji ilminin vezaifi yeni bir şeyi icat etmek falan değil; olan bir realiteyi zapt-ı rapt altına aldıktan sonra onu mercekleyip spesifik irdelemelerde bulunmaktan başka bir şey değildir. İşte sosyoloji biliminin icadı da budur. Yoksa diğer disiplinler gibi şimdiye kadar bilinmeyen bir gerçeği icat etme anlamında bulmak, buluş yapmak mahiyeti söz konusu değildir. Gerçi aslında bütün ilmi disiplinlerin yeniden ve olmayan bir gerçeği su yüzüne çıkardıklarını savunmak da bir nevi safdillik olur. Çünkü yapılan icatların hepsi bir bakıma olanı arayıp bulma çabasından başka bir şekilde izah edilemez. Haddizatında bütün ilmi araştırmalar kanaatimce önceleri bilinmeyen bir adresin tespiti, bilahare tespit edilen herhangi bir adresin mahallini ve nokta vuruşunu tespitten başka bir ameliye olamaz. İşte bu hengâmede icat denilen olayın bilinmeyen adresin tespiti hadisesidir. Örneğin Edison elektriği bulmuştur; onun elektriği bulması ve tespit etmesi olmayan bir şeyi ihdası anlamına gelmez. Şüphesiz ki elektrik denilen enerji her zaman vardı. Ama adresi insanoğlu tarafından bilinmiyordu. Burada Edison'un yaptığı faaliyet olan ve adresi, yeri, mekânı bilinmeyenin ama mevcut olan bir gerçeğin önce adresini, bilahare onu yakalayıp insanların ve de bütün kainatın canlı cansız her şeyin hizmetine sunması hadisesidir. Yani geniş bir perspektiften bakıldığında var olan her şey vardır. Yok, olan da yoktur. Hiçbir bilim veya sanat adamının ne olmayanı yaratma ve nede olanı inkâr etme yeteneğine sahip değildir. Peki ya inkârcılığı nasıl izah edeceksiniz sorusuna ne cevap vereceksiniz diyecek olursanız bugüne kadar görülen ve yapılan tespitlerin gösterdiği tek şey insanların altından kalkamadığı ya da varlığını bir türlü benimseyemedikleri hakikatlerin karşısında hep deve kuşu misali başlarını kuma gömerek akıbetlerini bekleyen felaketleri görmemezlikten gelmekten başka ifadesi mümkün olamamıştır. Çölde devekuşu avcıları devekuşunu kıstırıp avlayacakları zaman önceleri kaçıp kurtulmak isteyen bu hayvan bitap düşüp yorulunca çareyi kafasını kuma gömmekte bularak rahat bir nefes alırken düşmanlarını göremediği için kendisini emniyette zannederken o kocaman gövdesinin avcılara hedef olduğunun farkında bile değildir. Aslında avcıların işleri kolaylaşmıştır. Avcılar onu rahatlıkla görüp kendilerine en ufak bir refleks bile gösteremeyen avlarını rahatlıkla gelir yakalayıp sahiplenirler. Evet, aslında başta bilim, itikat ve de gerçek olan bütün âlemin her türlü veçhesi bir bakıma mevcudiyetlerini kendi lisanı halleriyle sürdürürken biz insanat bize nasip olanı kadarıyla kendimizi mucit veya bilimdar olarak telakki edip adeta çelik çomak oynamayı disipline etmekten başka yaptığımız bir şeyin olmadığı kanaatindeyiz. Pek tabiidir ki bu oyunu küçümsediğimiz kadar bu oyunun önem ve de ehemmiyetini inkar etmenin de büyük bir felaket olduğunu unutmamamız ve de hatırlatmamız gerektiğini de ifade etmek istiyorum. Velhasıl sosyoloji sosyal tespitlerde bulunmakta yoğunlaşmıştır. Bu meyanda her disiplinin kendine göre farklı bir bakış zaviyesi söz konusudur. Fakat meseleye kümülatif olarak bakıldığında gözü istimalde bugüne kadar üzerimize yoktur dersem inanın. Binaenaleyh ilk gözetleme kulelerine ve rasathanelere bizim medeniyetimiz imza atmıştır. İlmi Nücum bizden sorulur. Meseleye dini zaviyeden baktığımızda malzememiz fazlasıyla mevcut olup Hz. Peygamberin Miraciyesi ve Kur'an-ı Kerimin kainatın işleyişiyle ilgili ayetleri ve yine peygamberimizin ilgili hadisleri çok mühim olup bu işin ibadetlerimizi bile disipline etmiş olması calibi dikkattir. Mesela ayın doğuşuyla oruca başlanıp bitimiyle bayram yapılması gözlemin ne denli önemli olduğunu belirtmesi açısından çok enteresandır.
Batılılar genellikle bakarak inceledikleri halde bizimkilerin en ince teferruatına kadar süzmeyi çok sevmeleri tesadüfi olmayıp milenyumane bir bağışıklığın neticesinde kesb edilmiş hayat üslubu olduğunu düşünüyorum. Batılı birisine bir koyunu gösterip onun hakkındaki duygu ve düşüncelerini almayı deneyecek olursanız eğer batılı veteriner falan değilse size kısaca bu bir koyundur, şu özelliği vardır; derken aynı soruya muhatap olarak bir Türkü seçecek olursanız koyuna ilk bakışında ondan kaç kilo et çıkabileceğinden tutun da en ince teferruatına kadar sizi bilgilendireceğinden emin olabilirsiniz. Çünkü biz göz duyusunu en deruni bir şekilde istimalde mahiriz de ondan. Biz gözün normal kabiliyetlerini de aşıp onu olmadığı şekilde de kullanmaya kadar başvurmuşuzdur. Örneğin biz göz boyamayı da çok severiz. İllüzyonizmin de bir oryantal alışkanlık olduğunu da unutmamak gerekir. Kayserilinin eşeği boyayıp farklılaştırıp babasına satması hikayesiyle kış günü iştahsız düşüp arpa ve de samandan kesilen eşeği karahüsüne yeşil gözlük takıp samanı arpayı sözüm ona sanki yeşillikmişçesine iştahla yediren yine bizim Anadolu'nun kıvrak bakışlı insanı değil midir? Gerçi bize kutsal kitapların hepsi müteselsilen bakın, görün ki akledip doğruyu yanlıştan tefrik edesiniz emri fermanını buyurmuş olsa da bu kadar uzmanlaşıp zıvanadan çıkmamızı kesinlikle salık vermedi. Doğruları gözleyip tekrar etmek bir nevi takrir metodunun gerekçesi olsa da kötüyü görüp içtinap etmek gerçek bakışın anlamını ifade etse gerektir.
Bir gün büyük insanlardan bir zat talebeleriyle birlikte yürürlerken bir köpek leşiyle karşılaşırlar. Pis koku etrafa yayılmaktadır. Herkes burunlarını kapatıp biran önce o mekanı terk etmeye çalışırken hocaları talebelerine bir dakika durun bu leşin rahatsız ettiği özelliklerinden başka bir de müspeti olduğunu, bunun gözden kaçırılmaması gerektiğini ifade buyururlar. Peki, nedir bu ölü köpeğin güzel tarafı diye durup bakışan öğrencilere hocaları "bakın, bakın köpeğin dişleri ne kadar temiz bembeyaz" der hakikaten dikkat edilecek olursa köpekler kemik kemirdikleri için dişleri sağlam ve süt gibi beyazdır. Demek ki bakışlarımızı kötüye değil de doğruyu ve güzeli görmeye göre ayarlayabilirsek bütün olumsuzluklara rağmen görülmeye değer görülebilecek çok güzel şeylerin mevcudiyetinden kendimizi alıkoymamaya gayret etmeliyiz. Gözün de bizden istediği bu olsa gerektir. Her organın ve her aletin kötüye kullanılma istidatlarının yanında müspette de istimali mümkündür. Yaz mevsimlerinde geceleri damda yatma alışkanlığının uyuyana kadar gökyüzünü süzme fırsatı münasebetiyle millet olarak ufkumuz çok engin ve de dingin olmuşsa bu manevra kabiliyetimizi hayra yorup dostu gözetelim. Buradaki gözetme gözle başlayıp koruyup kollama anlamını havidir. Düşmanı gözleme ise onu zaptı rapt altına alarak gözle yapılan bir faaliyet olsa da stratejik ve korunmaya matuf bir faaliyet olsa gerektir. Bir de gözleme var ki Anadolu'da yufkaya yerleştirilen malzemeyle anlamını kazanan o güzelim ekmek ifadesi pek tabiidir ki bu besin maddesinin hazırlanışında göz faaliyetine binaen tesmiye edilmiş olsa gerektir.
Aşkta batılılar ve ötekisi mantıklı davranıp hep ruh uyumunu esas aldığı halde bizde iş tamamen soyutlaştırılıp göz ağırlıklı ön planda tutulmuş olup ak (beyaz) sinelim, beyaz tenlim, ifadeleri güzellik anlayışı üzerine en çok bizim milletimiz edebiyatını yoğunlaştırıp güzellikle ilgili türküler yakılmış, şarkılar bestelenmiş, şiirler ve nesirler icra edilmiştir. Halbuki materyalist felsefe somuta uyarlanıp soyutla iştigal etmediği için bizden farklılaşabilmiştir. Kara kaşlı dilber, ok kirpikli yarim, gül yanaklım ifadeleri bizim bakış açımızı nasıl soyutla somutu birbirine indirgeyip beraberce raks ettirmesi zorlamasını göstermektedir. Yine tarihi seyrimizin coğrafi konumumuzun bize biçtiği rol savaşçı bir millet olmamızı gerektiğinden ötürü (gez, göz, arpacık) tecrübemizin de göz ardı edilmemesi gerekir. Bu vesileyle kale şehirlerimizin gözetleme kuleleri ve dahi bütün mimarimizin gözetleme esasatına uyarlanmış olması, şehir ve köylerimizin muhkem mevkilere konuşlandırılması tesadüfî olmayıp zarureten ve tercihe dayalı bir kültür mirasıdır. Göz baskısı bizde öyle bir ihtisasat alanına dönmüştür ki 1) Düşmana yönelik koruma amaçlı göz baskısı tamamen stratejik bir eylem, 2) İçe dönük bakış ki bu tür göz baskısı aracılığıyla bütün insanımız adeta birbirinin kontrolörü kesilmiş olup bu eylemin faydaları meyanında adiliği de çok ağırdır. Köylerimizden kentlerimize kadar tevarüs eden tecessüs her fert gelen geçeni mercek altına alıp acaba bu adam niçin, nasıl, kime ne maksatla vasıl olduğunu problemleştirme ve aşırı merak hali bu vesileyle bir gün bir hemşehrim gece yarısı (Kadir Ağa) telefonla beni arayıp yahu hocam hani senin 6. küçük kardeşin vardı, ne oldu diye sorunca bayağı korkmuştum. Niçin soruyorsun Allah korusun bir yaramazlık mı oldu diye sorunca yok bir şey yok sadece merak ettim hepsi o kadar. Adamcağızın kafasına takılmış uykusu kaçmış ve merakını gidermeden uykuya dalamadığından ötürü telefonla rahatlayıp merakını gideriyor. İşte bu tipoloji şark tipolojisidir. Batıda böyle bir şeyle hiçbir kimse ilgilenemeyeceği gibi anlatsanız da kimse buna akıl erdiremez. Bana ne der arkadaşımın bir yakınından der ve geçer. Bir apartmana giren ve çıkanı gözlemenin hırsızlara karşı iyi bir tedbir olmasından başka iyi karşılanacak hiçbir tarafı olmasa gerektir. Meseleye heykeltıraşlık zaviyesinden de bakıldığında çok enteresan bir tespitimizi sizinle paylaşalım. Heykel ilminde aslında her türlü heykelin taş veya mermer kütlesinin içinde mündemiç olarak uykuya daldığını söz konusu heykeltıraşın kendi ufkuna göre istediği heykeli alın teriyle birlikte beyin jimnastiğini birleştirerek hayal ettiği o soyutu somutlaştırarak gayretle heykelciliğini ortaya çıkarmaktadır. Burada yapılan eylem yaratmak değil olanı ortaya koyma ve de çıkarma faaliyetidir. Bu serüvende de en ağırlıklı faaliyet yine göz baskısıdır kanaatindeyiz.
Bu makaleyi kaleme almama vesile olan Sayın Prof. Dr. Şerif Mardin Hocamıza katılmamak ne mümkün. Ancak hocamız problemi sadece Cumhuriyet döneminin 80. yılına irca ederek belediye ve merkezi hükümetin hizmetlerinin sadece ve sadece görüntüye ağırlık verip park, bahçeler, yollar ve fakirlere kömür ve erzak dağıtmaya yönelik bu faaliyetlere binaen bir göz baskısının oluşturduğunu son konferanslarında ifade buyurmaktadırlar. Bu değerlendirme tamamen doğru olsa da gerek mazi ve de gerekse atiyi gözden kaçırma gayretlerinin probleme palyatif bakılmış olması zaviyesinden anlaşılamaması endişesiyle meseleye medeniyet ve kültür merceğini tutmayı yeğledim; hepsi o kadar. Pek tabiidir ki göz baskısı önemli bir tespittir. Ama bunun ciddi ve de geniş bir bek raundu söz konusudur. Aksi takdirde toparlama bir iktidarın bu kadar geniş ve de tesir alanı yüksek politikalar üretip; onunla satranç oynayabilecek kapasitelerinin olacağına inanman mümkün değil. Bütün hükümetlerin mensupları gibi bunlar da aramızdan toparlanıp arka bahçemizde çelik çomak oynamaktan öteye gidemezler. Mal bu, malzeme bu, tiyatro bu, oyuncular da bu. Vakti zamanı gelince her oyunun akameti gibi bu da biter; sahneye yeni oyun ve oyuncular gönderilir. Ama devlet ebed müddettir; ta kıyamete kadar. Milletimize hizmet buyuran her ferde şükran, yanlışlarına da tezellüm dileriz.
* * * * * * * *
Evet, göz baskısı demiştik. Hem de ne baskı; kainatın en güçlü lazeryen silahı. Kemgöz; bugün dünyada öyle insanlar yaşamaktadır ki birilerine kudret ve pür dikkatle bakındıklarında ki bu göze kemgöz denilmektedir. Öyle bir bakış ki lazer gibi kesici, aktif bir negatif ışın ve bu ışına maruz kalan eğer bir insan ise ölüm ve dahi mezarlığa doğru istikamet verirken yine eğer bu bakış bir deve veya herhangi bir canlıya yönelmişse ölüm ve de encamını pişirilmek üzere mutfaktaki kazanda bulur kendini. Yok eğer göz baskısına maruz kalan meta cansız bir varlık, bina, fabrika v.s. ise hiç şaşırmayın birden infilak ve trafo patlaması olursa hiç ama hiç şaşırmayın. Demek ki kemgöz insanı mezara, deveyi de kazana kormuş.
Bir bakışın negatif ışınlarıyla öldürdüğü gibi; bir başka bakışın muhatabı bir delikanlı veya bir cinsi latif ise dünyanızı karartır ve bir daha onulması na mümkün olan yara ki karasevda iki cihanınızı da karartır. Zaten nazar boncuğunun dinle hiçbir alakası olmadığını herkes bilir. Onun faydası bu negatif bakışları üzerine toparlayıp ilgiliyi göze maruz kalmaktan kaçırması hadisesidir ki bazı kötü bakışlıların nazar boncuğuna baktığında boncuğun ortadan ikiye şak olması hadisesi de bu tespiti doğrular mahiyettedir. Bu boncuğa gözboncuğu denilmesi ve gözü andırmasının hikmeti de budur.
Bir de metafizik bakış var ki, Necip Fazıl Efendisi için "bir bakış baktı, kalbimi yaktı" hadisesi ve tamamen Türk Tasavvufunun fenafillaha yükselten bakış ki, ilahi bakışa verilen merdiven misali bakış ve ulviyet. Demek ki bizim medeniyetimiz gözün bakış efalini kalp gözü ve bütün organizmanın ve de ötesinin duyarlanabildiği bir bakış serencamı ve silsilesini vererek bakışı zenginleştirmiştir. Bakış bizde öyle sıradan bir fiil olmayıp bizim deruni dünyamızın dareynimize açılan yegâne penceremizdir.
Bizim medeniyetimizde tecessüs haramdır. Tanrı "etrafına bak, ibret al" dedi. Amma bu kadar da içini kirletme ve dahi gözünü çirkinliklerden koru şeklinde tembihatta bulunmadı mı? Çünkü göz bir makine gibi her tespitini kamerayla algılayıp beyindeki şuuraltı arşivinde depolar. Eğer bu depoya marazat doldurmuş iseniz bundan bütün organlarınız ve dahi haletiruhiyeniz tesir altında kalarak kirlenir. Dolayısıyla her bakımdan kaybedenlerden olursunuz. Onun için Tanrı Teala bize hep gül bahçesini ziyaret etmemizi ferman buyurmaktadır. Bu kadar deruni bir bakışı sadece son uygulamalarla örtüştürüp kısırlaştırmak sadece meselenin sekül kalmasına sebebiyet verir. Halbuki bu tespitler bütün tarihimiz ve medeniyetimizin bir gerçeği olduğunu unutmamak gerekir.
Bu vesileyle Türk göz hekimlerinin dünyada hatırı sayılır kimseler olduğunu da hatırlatmayı bir görev telakki ediyoruz.
Aslında gözden kaçırılan en önemli meseleye gelince biz zamane Müslimlerinin çoğunun görünürde Müslüman, haddizatında tahtında müstetir ve derununda münafık ve de kafir olduğu gerçeği saklanmaktadır. Yine Hz. Mevlana istimdat eyledi; "ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün". Çünki olduğun gibi görünmedikçe zamanla giydiğin münafıklık kisvesi seni tamamen sarıp sarmalayacaktır. Bütün yazı ve konuşmalarımızda bütün meselenin münafıklık probleminden maada bir şey olmadığıdır.
Bizim insanımız maalesef eski safiyetini kaybedip özde değil sözde ve de gözde mümin ve ahlaklı görünme gayretiyle meşgul, özde kafir veya münafık ama sözde ve de gözde Müslüman olu verildi.
Sayın Hocamız Prof. Dr. Şerif Mardin Beyefendi geçen sene mahalle baskısı tespitiyle gündeme oturmuş ve de bunu fazlasıyla da hak etmişti. Bu sene de yeni bir buluşla izleyicisinin karşısına "Göz Baskısı" tespitiyle dinleyicilerini fazlasıyla etkiledi. Gerçekten bendeniz de bu değerlendirmelere değer veren bir insan olarak oturup bu makaleyi kaleme alırken meselenin künhüne fazlasıyla vardım. Bu vesileyle Sayın Hocam, peki "mahalle baskısı" tespitinizle "göz baskısı" tespitiniz arasında ne fark var. Bunların ikisi de aynı şeyden ibaret olup bir bakıma birbirinin mütemmimi olmayıp tekrardan mütevellit başka bir şey değil mi? Mahalle baskısı denilen tespitin ana enstrümanı göz ve dolayısıyla göz baskısı değil mi? Gözsüz bir mahalle baskısından bahsetmek mümkün mü? Öyleyse velhasıl-ı kelam göz baskısı diye müstakil bir tespitten bahsetmek sekül kalır. Peki senin yazdıkların neyi ifade ediyor diyecek olursanız, ben sadece ve sadece gözün seyir defterini bu vesileyle irdeleme fırsatı buldum. Çünkü Sayın Şerif Mardin hatırı sayılır ve sözü dinlenir zevattan olduğundan naşi bu vesileyle biz de doğru bildiklerimizi milletimizle paylaşalım dedik.
Bana kalırsa söylenmesi gereken tespit bu büyük hocamızın batıyı ve batının batısını çok iyi bilmesi realitesidir. Ama yerli ve milli sosyolojiye gelince bu işin hocası da biz gurebayla hemhal olan zevatızdır. Tercüme faaliyetleri de bir iştir; amma her şey değildir. Yerli, milli ve de Türkçe mantığıyla beyin jimnastiği yapabilmek pek tabiidir ki batıyla yoğunlaşma neticesinde uzmanlaşma sonucunda olduğu gibi doğunun şatlarını da fazlasıyla teneffüs etmemiş olmanın getirebileceği eksik, noksan ve hatta yanlış tespitler olabilir. Saygılarımla.
Bu vesileyle bize yazdıran Yüce Kudrete sonsuz selam, vesselam!
Yazı Tarihi : 07 Eylül 2009 Pazartesi
Bu yazı 96 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.
Bu köşe yazısına yapılan yorumlar