İçtihadî siyasallaşma

Hayrullah Şanzumi

Hayrullah Şanzumi
İçtihat gerek hukukta ve gerekse itikatta siyasallaşmaya yüz tutunca işin içinden bir türlü çıkılamaz. Bu ahval aslında başka bir ifadeyle açılım yapıldığında din ile hukukun siyasallaşmasıdır daha reel olanı. Peki, siyasi otoritenin hiç mi ağırlığı hissedilmeyecek diyorsanız bunu temin etmek hiçbir zaman mümkün olamamıştır. Pek tabii ki bazı aklıselim sahipleri ve devlet mekanizmalarının azami şekilde oturtulduğu bütün taşların yerine ikame edildiği ve devletin çok güçlü olduğu zamanlarda kuvvetler ayrılığı prensibinin ne kadar hissedildiği dönemleri zevkle yaşamıştır geçmişimiz. Buna en bariz misalin de Fatih Sultan Mehmet'in İpsilanti adındaki Rum ustanın ellerini kestirmesi hadisesine binaen Sarı Hızır adındaki Kadı'nın hiç çekinmeden suçu sabit bulunan Fatih'in ellerinin kesilmesine hak adına karar vermesi hukuk tarihi açısından çok mühim bir hadisedir. Herkesin üzerinde ittifakla birleşeceği ideal hukuk bu olsa gerektir. Ancak her toplum ve her toplumun içinde bulunduğu ahval kendi hukukunu yapar. Nasıl ki düsturda nasılsanız öylece yönetilirsiniz esası varsa, hukuki ve itikadî içtihatta toplumların deruni yapısını yansıtmaktan öteye geçemez.
Hukuk siyasallaşınca artık o bölge veya devlet artık yaşanmaz hale gelmiştir. Zira siyasal iktidar kendisine toz kondurabilecek veya destek verdiğini zannettiği her ferdi en büyük tehlike olarak görecek, durumuna göre ya onu ortadan kaldıracak, ya da onu pasifize etmek için haysiyetini rencide edip birey olmaktan çıkaracaktır. Çünkü hukuk artık siyasallaşmıştır. Haddizatında hukukun hukuk olmaktan çıkmasıdır siyasallaşmış olması. Hukukun gerçek işlevi, hakkı haklıya iade etmek iken bu durumda hukuk hakkı artık güce servis edecektir de ondan.
Bir de itikadın siyasallaşması var ki bu aşama hukukun siyasallaşmasından da daha derin izler bırakabilmektedir. Çünkü hukuk siyasallaşınca dünyevi hayatınız ve de faaliyetleriniz zindana dönerken itikadi siyasallaşmada hem ahret hayatınız ve hem de ahretin mezrası olan dünyanın da zindana çevrilmiştir. Her ne kadar modern ve çağdaş çağımızda dünya ve ahret faaliyetleri birbirinden ayrılmış olsalar da bu iki alemin arazlarının birbirini helak etmemesi de düşünülemez. Pek tabiidir ki en ideali ne hukukun ve ne de içtihadın siyasallaşmamış olmasıdır.
Eğer söz konusu devlet organizasyonu güçlü ve de kudretliyse bütün taşlar yerine oturtulmuş ve bütün kurum ve kuruluşlar gerek kendi alanlarını ve de gerekse bir başka kurumun sahasını çok iyi tanıyıp birbirlerini ihlal etmeden kendiişlerine bakarlar. Bugün zaten dünyamızın yegane problemi gerek devletler platformunda olsun ve gerekse ferdi münasebetlerde olsun eğer herkes kendi işiyle meşgul olup kendi işini iyi, daha iyi, en iyi yapmak için sayü gayrette bulunsaydı herkese yiyecek arpa bulunduğu gibi yine herkese göre uygun yapabilecekleri ve çalışabilecekleri o kadar konular var ki saymakla bitirilemez. Buna en bariz güncel bir misal verecek olursak tavsiye efendi adında birisi vardı öldü. Taşı, toprağı, yılanı, akrebi ve de çıyanı bol bol olsun. Allah herkese, ona da gönlünün karalığına göre versin. Bu zat eğer kendisinin temayüz etmesi için gayret etseydi gelemeyeceği makam yokken o, bu hayat yarışını bırakıp başkalarını mutsuz etmekle geçirip bir ömür teşarşür edip gönüllerin mezarlığına defnedilmiştir. Devletler ve rejimler de insan gibidir. Eğer olumlu faaliyetlerde bulunurlarsa muvaffak olurlar, aksi takdirde de tarihin mezarlığında bulurlar kendilerini.
Tam bu hengâmede hukukun siyasallaşmasını bir nebzecik irdeledikten sonra itikadi yani bir çeşit siyasallaşmış içtihatların insanları nasıl maneviyatını kararttığını ve onu nasıl yönlendirdiğini unutmamak gerekir. Yine gerek hukukun ve de gerekse içtihadın siyasallaşma dönemlerinin de devletin ve milletin beraberce zillete duçar oldukları serencama tesadüf ettiklerini de göz ardı etmemek gerekir kanaatindeyim. Demek ki bir tel kopar düzen baştan bozulur boşuna denilmemiştir. Nasıl ki hukuk fıtrata uyumsuzluk gösteremiyorsa içtihadi itikadın da bünyeye mütenasip olması gerekmektedir. Yani içtihat ilgili dinin mensuplarının kültürüne, sanatına, coğrafyasına, anlayışına ve bilumum medeniyetine de uyum sağlamalıdır. Mesela Türk İslam sanatına mal olmuş bir üslup, bir çizgi bile binlerce yılın birikiminden oluşmaktadır. Eğer birileri çıkıp Ortadoğu'da ve Balkanlar'da Osmanlı'dan tevarüs eden tezyinatı itikadi sapıklık olarak değerlendirip bunları hiçe sayıp üzerlerini kapatıyorsa bunlar ya cahildir, ya da adavet sahibi olup bir medeniyeti lağvetme gayretindedirler demekten başka çare bulamıyorum.
Müslümanların zaafa düştüğü günlerde neşet eden bu anlayışın ki kurt sisli havayı severmiş demişler, inanç bazında olduğu gibi gerek ameli olarak ve de mabet, mezarlık ve bilumum mimari ve hayat dizaynını elden geçirerek bir reddi miras uygulamasına giderek bilinçli veya bilinçsiz olarak maziyle atinin hatlarını kesmişlerdir. Hele, hele Türkiye'de meseleye direkt olarak girme cesareti gösteremedikleri için bir post modern edayla kültürel İslama saldırarak milletimizi aynı noktaya götürmeye gayret etmektedirler. Bugün Türkiye'de haşa Hz. Resulullahın Hırka-i Şerifine çul, sakalı şerifine kıl, akdamı şerifine pabuç, Uhut'ta şehit olan mübarek dişine tıbbi artık diyen zihniyetle içtihadi siyasallaşmayı yönlendiren merkezlerin aslında birbirlerinin mütemmimi oldukları kanaatindeyim. Çünkü yapılan faaliyetler ve sonuçları itibariyle bize aynı adres gösterilmektedir.
Aynı zihniyet Fahri Kainat'ın mezarını da tam ortadan kaldıracakken Mustafa Kemal devreye girip engel oluyor. Vatan gazetesi 9 Ağustos 2008 cumartesi, sayfa 18. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş'tan menkulen Suudiler 1926 yılında sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkıyorlarmış. Atatürk sıranın Resulullahın kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek "Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim" demişti. Bunun üzerine Suudiler Peygamberimizin kabrine dokunamamıştı. Ama ne yazık ki bu telgraf ya saklı ya da yok edildi.
1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk'ün 100. Doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlanmış. Prof. Dr. Yalçıntaş o dönemde ilim kurulunun başına getirilmiş. Amaç Atatürk'le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve bilinmeyen Atatürk'ü ortaya koymakmış.
Nevzat Yalçıntaş anlatıyor: Dışişlerinde Münir Bey vardı. İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişlerinin arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti. Bir gün Münir Bey beni aradı. Çok ilginçmiş, bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söylemiş. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile Dışişleri aynı yerdeydi. Hemen atlayıp gelmiş ve çok heyecanlıymış.
Prof. Nevzat Yalçıntaş: Münir Beyin gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: "Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi Devletinin Kralına gönderilmişti. Telgrafta Hazreti Muhammed'in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim anlamına gelen cümleler vardı".
Yalçıntaş Hoca burada Hz. Muhammed'in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattılar.
İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa'nın Kabri Şerifi terk etmemek için uzun süre direndiğini, tahsisatın kesildiğini ve aç kaldıklarını, bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizlerin hiçbir şekilde Hz. Peygamberin Kabri Şerifine dokunmamaları kaydıyla kutsal mekanları terk ettiklerini, ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söylemişti. Yine Yalçıntaş'tan menkulen Münir Bey bu belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara, oradan da Bakan İlter Türkmen'e geliyor. Tabii Kenan Evren Başkanlığındaki Milli Güvenlik Konseyinin de haberi oluyor.
Neticeten Atatürk'ün İslam Aleminin Peygamberi Hz. Muhammed'in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi saklanmamalıdır diyor Sayın Can Ataklı.
Görüldüğü üzere Atatürk'ün kendi kültür medeniyet ve bunların ana rüknü olan Allah'ın dininin ve onun Hatem-ül Enbiya'sının hürmet görmesi konusunda nedenli hassasiyet sahibi olduğu tartışma götürmemesinden öte bu tavrın altında gizli olan öyle bir tepki var ki o yıllarda bu coğrafyada hızla yayılan bu anlayışın İslami itikadı siyasallaştırma faaliyetine ciddi bir şekilde set çekilmiştir. Bu zaviyeden Atatürk'ün "camiye, okula, kışlaya siyaset girmemelidir" sözü aynı zamanda hukukun ve de içtihadın gerek bu içtihat kanuni olsun gerekse itikadi olsun ikisinin de birbirinden çok tehlikeli olduğunu ve bu konuda ne gerekiyorsa yapılması gerektiğinin bariz bir örneğini teşkil etmektedir kanaatindeyiz. Vesselam.



Yazı Tarihi : 20 Temmuz 2009 Pazartesi
Bu yazı 57 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Bu köşe yazısına yapılan yorumlar

Bu yazıya hiç yorum yapılmamış.
Online Ziyaretçiler
-
Silkroad Silk, Silkroad Online, Silkroad ESN, Silk