Hayrullah Şanzumi
Bu çalkalayan mahlukatın hemen hemen hepsi dikkatimi çeke gelmişlerdir. Meğer bu endamda kendi bünyesinde mütesettir anlamları, simgeleri ve kendi aralarında birer parola mesabesinde olduğu her hal ve de ahvalde simgeleşip figüratif takılarak arzı ve semavatı bir şekilde uzaktan kumandalı ama hiç iz bırakmadan yönettikleri artık su yüzüne çıkmış, göz yağı gibi alevlendiği, altında su bulunmasına rağmen bu ateşi suzanı söndürmeye muktedir olmayıp alttan alttan üzerindeki azametli cehennemî ateşi seyredip bu felaketten mütevellit ısındığı halde söndürme kabiliyetini icra edememenin verdiği su-i dil ızdırapgahı olduğunu gözlemledikçe suyun ızdırabıyla muzdarip olmak gibi bir edramı paylaşmak vaziyeti hatta hal-ü pür melali.
Bir gün gelecek bugüne kadar hiç de farkına varmadan, herhangi bir anlam yüklenebileceğinin de anlamını çıkaracağıma ihtimal vermeden bu mak'adını adeta çalkalayarak yürümenin bir marazi hastalık olmaktan çok tercihe dayalı bir üslup ve hatta mensubiyetine gönül kaptırmış o zavallı mahlukatın bütün hayatını kuşatan bir hayat üslubu olduğunu hiç de akledebileceğimi zannetmiyordum. Hele hele bu konuda kalem oynatıp çalkalayan efendiler başlıklı bir makale yazabileceğimi kesinlikle düşünemezdim. Bir de kalem oynatmak kavramını her ne kadar istimal etmiş isem de haddi zatında bizim değil kalemin bizleri yüreklerimizle birlikte oynattığını, kalemin hakkını vermek açısından belirtmekte fayda mülahaza ediyorum. Çünkü eğer insanların kalem oynatma gibi bir kabiliyetleri olsaydı bu zalim kara gönüllülerin elinden perişan olunurdu. Bereket ki adeta kan uyumu gibi kalem de bir bakıma ehlinin eline oturmadan kudurma fiilini icra edememekte ısrarcı davranmaktadır. Herhalde bundan ötürü olsa ki kalem ehli, kalemkar, kalem zade ve kalem zede kavramları terminolojimizi süslemektedir. Bu yarım asırlık ömrümüzde nice mahlukat biliriz ki yazmak için her şeyini vermeye hazır olduğu halde ne kalem ve nede kağıtla bir türlü imtizaç edemeyip dünyevi bütün imkanları sonuna kadar sahiplendikleri halde bir satır yazı üretemediklerinden mütevellit adeta geberirler. Eee… ne yapalım kişi sevdiğiyle beraberdir. Müşarünileyh zevat ve de kavat, sahibi olduğu zenginliklere sarf ettiği mesainin bir milyonda birini yazma dünyasına ayırmadığı gibi; ben neden şunun bunun gibi yazamıyorum diye dövünür durur. Bu dövünmekte az da haklı değildirler. Çünkü kainat kuruldu kurulalı seküler imtiyaz sahipleri bugün unutulduğu halde binlerce yıl önce yazılan kıymetli satırlar halen saltanatını sürdürmektedir. Bu biraz da şuna benzer kendi davasının eri olduğu halde idama mahkum olanların tarihe mal oldukları halde onu mahkum edenlerin unutulması hadisesindeki netayic gibidir. Çok tabiidir ki her nimetin bir külfeti olduğu gibi her külfetin de bir nimeti olacaktır. Bir insanın her şeyle mücehhez olması mümkün değildir. Onun için Atatürk diyor ki, bir insan reisicumhur bile olabilir; ama herkes sanatçı olamaz. Bu tespit bu özelliklerin birbirine galebe çaldığı şeklinde yorumlanamaz. Çünkü her taş yerinde ağırdır. Hele hele bu ihtisaslaşma çağının en önemli taraflarından biri de kimsenin bir başka kimsenin mayınlı tarlasına duhul etmemesi. Çünkü adı üzerinde mayın tarlası bu, bu tarlaya sadece mayın eşekleri cebren ve de hile ile dahil olup sonucuna katlanırlar.
Evet, konumuz çalkalayan efendiler: Başta bunların envai çeşitlerinin kabil olduğu, karada, havada ve de denizde yaşayabilme kabiliyetleriyle donanımlı oldukları; ancak farklı boyut ve mesleklere sahip gibi görünseler de müşterek çalıştıkları, yabana atılmayan tespitlerimizdendir. Bu yaşam tarzı sadece insanlara ait olmayıp hayvan, nebatat ve de ecinniyat tarafından da benimsendiği şeklindedir. Tatlı ve acı sularda yaşayıp kıçlarını oynata oynata yaşayanlarla karada ve havada yaşayıp yerde manevra halindeyken kıçlarını sallayanlarla, havada uçma talimi yaparken kıç sallayanlar yine nebatat ve de diğer şeffaf varlıklar arasında da usturup olarak kullanıla gelen melekelerdir. Bu hengamede insanoğluna gelince gerek Gazali ve gerekse Hasan Kale'li Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın eserlerinde (İhya ve Marifetname başta olmak kaydıyla) yeryüzündeki insin bütün fiziki ve metafiziksel siluetleri mercek altına alınarak çeşitli yakıştırmalarda bulunulmaktadır. Tafsilatlı bilgi için bu eserleri incelemek fevkalade tatmin edici olup merakınızı fazlasıyla giderecektir. Bizler de gerek klasiklerimiz ve gerekse bütün ilahi kutsal metinlerden istifade ederek özetle şu cümleyi çalışmamızın nirengi noktasına yerleştirerek altını çizme ihtiyacını hissedip bütün okuyucularımızla paylaşıyoruz. Evet, sadette bir insan veya herhangi bir ziruh yaratılışta kendisine bahşedilen manevra kabiliyeti ve meşru olarak kullanımına bahşedilen sınırlar içre kalmayıp yaratılışa aykırı ne olursa olsun bu gerek beslenme, gerek barınma, gerek giyinme, gerek seyahat, gerek mal ve mülk edinme ve gerekse tabii seyrinin dışına doğru zorlanarak gayri tabii bir şekilde hayat usturubu tutturmaya zorlanıp ve bunların en ufak tefek belirtileri olan yürüme fiilinin bile ırzına geçip yalpalayarak yürünüyorsa yani en masumane bile görünen makadını çalkalayarak yürümeyi bir hayat akışı olarak benimseyip uygulamaya koyan fert ruhsal yapısı, etrafına eman vermemeyişi ve her an bir handikap içre beyin jimnastiğiyle meşgul olmasının bir bakıma dışa yansıması olarak dikkat edilmesi gereken bir vakaymış da tabi biz cehaletimize binaen onu hep masumane bir eğretilik gibi hep göz ardı ede gelmişizdir de haberimiz yokmuş.
Bu vesileyle bilge bir zevatın da tespitlerini beraberce paylaşalım. İsmi pak Şarkî Efendi namındaki bilgemiz sohbetinde her ne kadar kendisine yontsalar da alışıla gelen adetten olduğundan naşi hoş karşılayıp bir kıymetli Türk'ün de iştirakiyle sohbet koyulaşırken ismi pak Efendi Hazretleri vakti zamanında bir medresede talim ve taallüm eylerken zamanın Ser Müderrisi Azamı Büyük Kodamana tazarruatta bulunup; üstadım ne olursun buraya alacağın talebelerin fiziki tavırlarına da dikkat edilmesi gerektiğini, kadroya alınan bu son üç zevatın da yürürken hassaten makatlarını çalkalayarak yürüyüp etrafa es es verdiklerini, bu mevzuya mukayyet kalınmaması gerektiğini, aksi takdirde bunların zamanla azmanlaşıp etrafı fitne ve fesada verip talan edeceklerini beyan edince kale alınmadığını, ancak zamanla söylediklerinin fazlasıyla yaşandığını, başta hocaları olmak kaydıyla ulaşabildikleri her mekanı ve de ferdi bire bir telefon, telgraf, bilgisayar maharetiyle kıskaca alıp fitne, fesat, iftira, gammazlama, müzevircilik, münafıklık ve bunların son makamı olan küfürlerini doya doya ikmal eyleyip nirvana yapmaya devam ediyorlar. (Gerçi Galip Ağabey nirvana kavramını kullanma diyorlar ama bu tekamüle şeytani tekamül olması hasebiyle bizim kültürümüzde bu kelimenin ruhani karşılığı olan fenafillah kavramına tecavüz edemezdim de onun için nirvana; gerçi nirvana da çok önemli bir makam, ben ona da saygı duyuyorum. Çünkü nirvana da yine manevi bir yükselme söz konusuyken söz konusu derecede şeytani azametin marjinal mesabesini kast etmek isteyerek binaenaleyh bu seyirde münafıkların adeta orgazmını ifade etmek istedim. Bu mutluluklarını da olsa olsa nirvanayla soyutlaşma esasatıyla örtüştürdüm.) Hepsi bundan mütevellit.
Evet, İsmi Pak Şarkî Efendi Hazretlerinin âla tespitlerinde çalkalayan efendilerin nerede, ne zaman, ne makamda, nasıl olursa olsunlar hakikatte deruni bir korkaklıkla mündemiç ve hatta tırsmaya gark olduklarını, bunlar haddi zatında her işlerinde tabir caizse el zurnasıyla gerdeğe meab oldukları, kendileri isteseler de kaval çalamayacakları, eğer zarureten kendi kavallarını öttürmek mecburiyetinde kalsalar bundan hiçbir şekilde en ufak bir zevk ve de heyecan duymadıkları gibi bu ahvalin angarya gibi zül olduğunu adeta ağıtlayarak hep yakarlar. Onlar kendileri değil de başkaları yapınca zevkle seyretmeyi kainatın en zevkli mertebesi olarak onu ruhlarında yaşarlar. Onlar adeta ihtiyarların röntgen fiilinden farklı olmayıp, uzak doğu inanışlarından fallus kültürünün linga taşıyıcılarından farksız olup; bu serüvenlerini de hep melanetlerine vesile kılarlar. Bu vesileyle teatide bulunduğum paşa dostumdan teallüm ettiğime göre Askeri mekteplerin hassaten düztaban, kepçe kulak, çalkalayıp kıvırtarak endam eden, Kıpti, obhez, çarpıklık ve cinsel sapıklıklar gibi fiziki sorunlularla ideolojik sapıklıkları olanlar dış kapısından bile içeri alınmazmış. İyi hoş güzel bir tedbir ama ya diğer kurumların böyle bir tedbirleri yoksa yukarıda görüldüğü gibi hep beraber sonuçlarına katlanıp gidiyoruz işte. Aslında bu söz konusu zevat kendilerinin ne olduğunu çok iyi bilirler; ancak onların tek derdi niçin herkes bizim gibi çalkalamıyor endişesinden maada bir şey değildir. Halbuki biz tabi insanat onlardan rahatsız istediği kadar kalça kırmakta serbest olduğu gibi bu dünyada burunlarını başkalarının işlerine sokmasınlar yeter diyoruz. Büyük Şair diyor ki: "Hey genç adam yolumu adım adım bilirsin/ Erken gel beni evde bulamayabilirsin" tavsiyesini bazı dallamalar üstadı evinde ziyaret etmek anlamında algılayıp, ihtiyar delikanlıyı evinde taciz edip hep rahatsız etmişlerdi. Halbuki benim şairin davetinden anladığım o herkesi kültürüne ve medeniyetine davet etmişti; ama malum zevatın işine gelmeyince çağrıyı farklı yorumlayıp adamcağızı evinde ziyaret edip; oradan çıkar çıkmaz da olayı bir nostalji olarak hep telakki etmişlerdi. Çünkü onlar da marifeti hep çalkalamaktan ibaret sanıyorlardı. Pek tabiidir ki çalkalamak işi süfli zevklerinizi ikmal açısından kaçınılmaz bir haz aracıdır ama encamınız malum ola. Yine Hz. Peygamberin; konuşunca yalan söyleyenlerin, sözünde durmayanların, vaatlerinde bulunmayanların ve neticeten bir dava veya problem görüşüldüğünde de haktan ayrılanların katıksız münafık olduklarını buyururken Yüce Tıbyan ise bizlere yürürken gayet tabii ve kendimizi hiçbir yöne kanalize etmeden müteharrik olmamızı, aksi takdirde başımızın göğe kavuşamayacağını, yeri delemeyeceğimizi emir buyururlarken, kelamı kibarlarda da kıvırtarak yürümenin pek de hoş bir görüntü vermediğini; aksine sizin beden dili uzmanlarınca anında bütün puştluklarınızın kendini ele verdiğini unutmayın. Aslında Hz. Mevlana'nın "ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" sözü sadece ideolojik olarak değil fiziki davranışları da kapsadığını belirtmek isterim. Yani eğer çalkalıyor ve de bundan zevk alıyorsanız zaman kaybetmeden zenne olup hemcinslerinizle hemhal olup sureti haktan görünüp hakkı kirletmeye gayret etmeyin. Çünkü kimsenin güneşi kirletmeye gücü yetmez. Bir de dünyalık uğruna çalkalıyorsanız bunu zennelikten mütevellit kat be kat fazlasını temin edeceğinizden şüphemiz yoktur. Makalemizi ikmal etmesi bakımından "O yana da salla çalkala/ Bu yana da salla çalkala" türküsünü de hatırlatmamız yerinde olur. Vesselam!.
Yazı Tarihi : 13 Temmuz 2009 Pazartesi
Bu yazı 131 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.
Bu köşe yazısına yapılan yorumlar