Hayrullah Şanzumi
Evet, pek tabiidir ki doğrusu, çok doğrusu ve hatta en doğrusu uğruna bir ömür ve bir tarih mücadelesi taraflar, her tarafın kendi doğrusu; doğrular amma acaba kimin doğrusu? Bir ömür üzerinde hep beyin jimnastiği yapıla geldiği halde bir türlü bulunamayan doğru. Çünki herkesin, herkesin, her grubun ve her mensubiyetin doğrusu bir diğerinin doğrusuyla çelişesiye bir serseri serencam. Ötekinin doğrusu, berikinin doğrusu, güçlünün doğrusu, zavallının doğrusu, uşağın doğrusu, yavşağın doğrusu, gücü elinde tutanların doğrusu, müstemleke ruhluların doğrusu, velhasıl beşeri doğrular ki kendi aralarında bile bir savaşım sahnesine ev sahipliği yapan doğrular. Ormanın doğrusu kendi varlığını idame ettirmeye gayret ederken, kerestecinin de en zavallı doğrusu o güzelim ormanları katletme mücadelesiyle mündemiç bir heyula. Yani bırakın beşeri doğrularla vahyin doğrularının zıtlaşmasını beşeriyetin kendi arasındaki nakısatı bile bu doğruluk serencamının karşılıklı bir tahribatta yeknesan olduğunu görmemek âmâlığın bile mazeret sayılamayacağı kadar belirgin bir realite. Pek tabiidir ki beşeriyetin ve de kainatın doğrularının baş tacı olması ve haddi zatında bunlarla da kesinlikle çatışmadığı halde hakim zevatın mahlukata tezellümüne ayar vermesi zaviyesinden naşi, Tanrı Tealanın doğrularının sanki sözüm ona beşeriyetin doğrularıyla çakışıyormuşçasına lanse edilmesinin tahtında müstetir egemen güçlerin tahakkümlerine halel getirdiği için bu problemin sanki varmışçasına ikame ve idame edilmesi temiz müminleri yaralamaktadır. Dünya ve ahret işleri her ne kadar farklı gerçekler olsalar da birbirine tezat teşkil etmekten çok bir elmanın iki ayrı parçası gibi birbirini tamamlar mahiyettedirler. Aslında hayatı dünya ve ahret olarak ayırmak yerine hayatı bir bütün olarak kabullenip bu her iki alemin kültürel değerlerimize göre gereğini yapmaktır esas olan.
Böyle bir zaviyeden hareketle genel mütalaadan mabadehu yazılarımızla alakalı genel değerlendirmeleri bu çerçeveye oturtarak mütalaatımı paylaşmak istiyorum
Yarım asırlık ömrümüzde çeşitli resmi ve özel müesseselerden eğitimle alakalı nasipdaratımızdan fehmimizi mükaleme ve mükatebatla hemcinslerimizle paylaşmaya sayü gayret ettik. Kaldı ki paylaşıldıkça bereketi artan en kıymetli gerçek ilim olsa gerektir. Uzun yıllar resmi adımızla akademik yayın ve faaliyetlerde bulunup kanıksadıktan sonra başka bir mahlas, başka bir üslup ve unutulmaya yüz tutmuş mizah, hiciv ve letaifle yayın yapmaya başladık. Vakti zamanında sadece akademiye hitap eden çalışmalarımızın hiçbir tesiri söz konusu olmazken, bu yeni ses ve hevesin dostlara heyecan, aşk ve de meşk vermesi meyanında bazı iblis ruhlu mahlukatın bütün kıskançlıklarını yıldırım gibi harekete geçirdi. Önceleri alay faslı, divanelik tasallutu; fakat güneş balçıkla sıvanmaz misali çalışmalarımız yayınlandıkça kudurma faslı. Halbuki bizim hiçbir yazımızda şahıslarla işimiz olmaz dedik. Biz hiç olmazsa evamir-i aşere çerçevesinde tebliğde bulunabilsek o da kazanç zaviyesinden kalem sürtmeye gayret ettik. Malum mahlukat azmanlaştıkça azmanlaştı. Ama rüzgar kayadan ne anlar. Vurdukça temizler misali.
Kitap dizimizde birinci çalışmamızda adeta bir doktora hazırlama titizliği ve gayretiyle "Harnamemizi" neşrettik. 2006 yılında üç baskı yapmıştı. İkinci çalışmamız olan "İnsanname" basıldı ve tükendi. Üçüncü kitabımız "Hıyarname", dördüncü kitabımız "Güvercinname", beşinci kitabımız "Arname", altıncı kitabımız "Darname" yazıları bir taraftan neşredilmekte. Öbür taraftan da kitaplaşma sürecine girmektedir. Hedefimiz bir düzine kitap olup Türk Mizah tarihine bir Yakınçağ bakışı getirmek. Pek tabiidir ki muhafazakar bir dil ve de üslubu yaşatarak yolumuza revan olacağız.
Bu vesileyle birçok tenkide muhatap olduğumuzu, ancak tenkitlere açık olduğumu ve samimi tenkitlerden hep istifade ettiğimi itiraf etmek isterim. Bu tenkitlerin samimiyetsiz ve hatta art niyetli olanları bir tarafa bırakalım, önce samimi insanların tenkitlerini cevaplayacak olursak: İlk çalışmamın hep dipnotlu olduğunu, özgün olmadığını duyunca yöntem değişikliğine giderek deneme yazıları yazmaya başlayınca bu meseleyi tam hallettik derken yeni, yeni sesler kelime yapısı, cümle yapısı, velhasıl tamamen bir şekilcilik tasallutu. Beyler, efendiler biz vakti zamanında şekilciliği, hem de dünya standartlarında bu işi kana, kana yaşayan tam hakemli dergilerde endam ederken siz neredeydiniz. O yazıları neden okumazsınız? Kaldı ki şimdiki yazılarımızı size zorla mı okutuyorlar? Hayır aslında siz yeni bir maden keşfettiniz ama, acaba söndürebilir miyiz gayretiyle hemdertsiniz. Balzac v.b. bazı yazar çizer takımının yazılarını bilmeden liselerdeki Türkçe Muallimleri değerlendirse belki de iyi not alamazlar. Bir de uzun cümlelerimizden hep şikayet edilir. Halbuki sizler bilmezsiniz ki benim yazı ve kitaplarımın hepsi birer cümle mesabesindedirler. Bizim edebiyat hocalarımız aman ha anlamlı ve de kısa cümleler kurun diye hep tavsiyelerde bulunurlardı. Bizler de o şartların hepsini yerine getirerek gelinmesi mümkün olan noktaya geldikten sonra yüzlerce sayfalık tek cümleli yazılar tesis ederek bir icada, bir ilke imza atıyoruz. Sevgili dostlarım sizler eğer beğenmiyorsanız veya yazılarımızı kayda değer buluyorsanız okuyun, yoksa gözlerinizi rahatsız edip zamanınızı da harcamayın, daha hayırlı bir işle meşgul olun. Ya da daha kalitelisini yazarak herkesin istifadesine sunun. Aksi takdirde benim aklıma şu tespit geliyor: Komşunun da eşeği ölsün, tek benim de eşeğim olmasın derseniz hasutluğun hiçbir faydası mevzuubahis değildir. Halbuki benim de eşeğim olsun herkesin de eşeği olsun ki eşeklik vasfını ifa etmeye gerek kalmasın. Eşekler eşeklik, insanlar sadece ve sadece insanlık yapsınlar yeter.
Tarihi süreç mahlukatın yeni ışıklara en iyimser olarak bigane kalındığını, amma alışılagelen hasadetle bu ışığı söndürmeye azmü cezmü kast ettikleri şeklindedir. Tarihte farklı kabiliyetlerin bir türlü kabullenilemediği tetebbuatta da kendisini göstermektedir. İnsanlar basma kalıp yekdüze çalışmalarla uyuşturulduğu halde şekva etmezken vakta ki farklı bir mükatebe hurra söndürün komutu. Halbuki gözden kaçırılan bir şey var ki "Bir şul'e ki hak yandıra; bin bad ile sönmeye" (Allah'ın yaktığı ışığı bin rüzgar bile söndüremez). Vesselam binler selam.
Yazı Tarihi : 05 Temmuz 2009 Pazar
Bu yazı 104 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.
Bu köşe yazısına yapılan yorumlar
saçma sapan bi yazı hiç birşey anlaşılamıyor boşuna karalamış. Böyle şekil yapacağına Yazabiliyosan günümüz türkçesiyle yaz
Metin Yazar @ 13.07.2009 18:08:35
Sayın Hayrullah ŞANZUMİ (?) Öncelikle takma isimle yazı yazmanıza anlam veremiyorum. Yazılarınızda İD ile EGO'nuz arasında gidip gelmeniz,Hiciv Üslubunu arapça ve farsça kelimelerle bezeyip özerklik yapı arayışında olmanız,yazılarınızın hitap etmesini arzuladığınız kesimlerin hiç hoşuna gitmeyip,bilakis iticilik yaratan argo ve maksadını aşan kelimeleriniz şık durmuyor. Birşeyin ortası olmaz beyefendi. Net ve samimi olmak en doğrusu olsa gerek. Yakıştığı zannı ile yakışıksızlığın girdabında beyhude uğraşı vermek ;boşluğun içerisinde boş durmak olsa gerek.
Kemal YILMAZ @ 09.07.2009 08:34:57