Evet, burası Kocaeli Körfezinin kuzey sahillerinden Dilovası beldesi, bitişiğinde de Tavşancıl, Tütünçiftlik, Hereke gibi cennetten borç alınmış bir sahil şeridi. 1970'lerden beri İzmit, Gölcük, Karamürsel, Değirmendere, Yüzbaşılar'dan Yalova'ya ve karşı taraf olan İzmit Körfezinin kuzey şeridini adım, adım bilirim.
Henüz çocuk yaştayken Bahriye Kolağası olan Ağapaşam Hüseyin Feyzullah Bey'in Gölcük'teki malikanesinde tatillerimin bir kısmını değerlendirir, fırsat buldukça bol miktarda kuruyemiş edindikten sonra dünyanın en güzel yerlerinden olan İzmit Körfezine dizilmiş yerleşim merkezlerini bir mekik gibi dokur misalinde olduğu gibi zikzak çizerek gezinen vapurlara binerek kendimize gelirdik.
Adıyaman gibi şartları farklı olan bir ortamdan hayalleri bile süslemekte aciz kalabilecek güzel Anadolu'muzun bu mutena beldesi benim ufkumu açmış ve böylesine ender bulunan bir memlekete sahip olmanın gururunu yaşardık. Bu meyanda Tanrı Teala'nın bahsettiği ve yörenin ürettiği gerek deniz ve gerekse toprak mahsullerini, hassaten Değirmendere fındığı, enva-i çeşit kiraz ve meyveler ve o güzelim balıklar bolluk, bereket ve o güzelim yıllar. Süleyman Demirel Başvekil idi. İşsizlik diye bir sorun yoktu. Lise veya ortaokul mezunları tersane veya herhangi bir devlet kuruluşuna müracaat ettiğinde torpilsiz, ivazsız hemen işe başlardı. Ben bile o yıllarda birkaç defa memur işçi olabilmiştim. Müracaat ettiğiniz kurumun müdürü size tepeden tırnağa bir süzdükten sonra git bir savcılık belgesi, 6 vesikalık fotoğraf, diploma sureti ve bir dilekçe getir yarın işe başla diyebilirdi. Pek tabiidir ki hızlı ve programsız plansız bir nüfus artışı ve şartların değiştirilememesi artık bu elbisenin bu vücuda çok dar ve de eğreti geldiğini fazlasıyla göstermektedir.
Müşarünileyh bölgenin coğrafi, fiziki, demografik bir değerlendirmesinden çok artık kangrenleşmiş bir problemini bu makaleme mevzu etmenin milli, insani, ahlakı olmaktan çok bölgenin üzerimizdeki haklarından mütevellit bir vefa borcu olduğunu düşünüyorum.
Evet, konu bütün körfezin ve dolayısıyla Marmara denizinin ve Marmara'ya kıyısı olan bütün bölgenin problemidir. Görevim münasebetiyle tam 15 yıldan beri haftanın en az üç günü Harem'den otobüsle Sakarya'ya yolculuk yaparken birçok zahmetle zahmetkeşlik yaparken tek tesellimizin İstanbul'un içinde de faaliyet gösterenlerin sizden farklı bir ahval üzere olamayışlarıdır. Hele, hele rahmetli hocamız olan Prof. Dr. Sabahattin Zaim Beyin İstanbul Üniversitesinden emekli olduktan sonra yıllarca aynı şartlarda hizmet etmesi yaşına ve de başına binaen bizleri hep kamçılamıştır.
Her seyahatimizde Sakarya'ya müteveccihen yola revan olurken özellikle Tuzla bölgesinde otobüslerimizin bütün camlarının sıkı sıkıya zapturapt altına alınmış olmasına rağmen otobüsün bütün yolcularında olağanüstü bir rahatsızlık başlar. Çünkü içeriye çok ağır ve de iğrenç bir koku musallat olmuştur. Her yolcu yanındaki insana art niyetle bakınıp adeta lanet olası herhalde kükürt dioksit salıverdi zannıyla acı, acı bakınıverir. Bendeniz de defalarca bu gaflette bulundum. Ama araştırıcı ve de irdeleyici kimliğimle kaptan ve de muavine sorarak bir de öğrendim ki bölgedeki ehven sanayinin artıklarının ve işletmelerin bacalarına filtre takmış olmanın faturası olarak bölge iğrenç kokuların tasallutu altına alınmış.
Pek tabiidir ki bunun tek çaresi bir defa lüzumsuz işletmelerin şehir dışına nakledilmesi ve kalıcı olacak işletmelerin de gerek artıklarının ve gerekse çalışma şartnamelerinin ve filtrelerin dikkatlice gözden geçirilmesi ve titizlikle kontrol altına alınmasından geçmektedir. Hele, hele tedbirsizliklerin yol açtığı işçi ölümleri meyanında tedbirler alınarak uzun vadeli emrazdan dolayı bu garip gurebanın ızdırabına mutlaka kulak asmalıdır dedikten sonra bizim Dilovası meselesine gelelim.
Geçenlerde kadim dostum Galip Boztoprak'ın otomobiliyle evladı sanisi olan yüksek lisans öğrencisi olan Tuğrul Boztoprak'la üçümüzün bir Cuma günü asrın büyük fizik alimi Prof. Dr. Yılmaz Güney'in çöplük denilen ancak tevazuya binaen bu ismin konulduğu, aslında açılımının "Çok Önemli Personel" olduğu, genellikle Türk aydınının ve hassaten üniversite camiasının müdavimi olduğu ilim, irfan ve de sohbet merkezi olup binlerce kitap külliyatının gölgesinde mukalkale, mukatebe ve de mükaleme merkezini ziyaret ve bir otomobil dolusu kültürel kitabın bu merkeze nakledilmesi vesilesiyle tam Dilovası'ndan geçerken Cuma saati gelip çattığından naşi bu bölgeyi sadece otobüsle gelip geçmiş olmak yerine, yerinde yaparak ve de yaşayarak bölgenin dertlerini inceleme ve bölge insanını dinleme fırsatı bulduk.
Bir defa bölge maalesef sanayi bölgesi olması hasebiyle ve düşük ücretlerle çalışabilme hevesiyle doğulu vatandaşlarımız meyanında Karadeniz'in yüksek yerlerinden gariban insanların gelip bölgeye varoşlar kurarak hayatlarını sürdürdükleri çarpık nizam, gayrı nizami bir hal ve de ahval sözüm ona insanlar bir fabrika veya işletmede iş bulabilmiş olmanın sevincini yaşarken öbür taraftan ansızın müptela olunan kanser belası.
Aslında hiçbir hastalık davetsiz misafir değildir. Siz eğer herhangi bir hastalığa davetiye çıkartır bu sevimsiz misafirin kapınızı çalması için şartları oluşturursanız sözüm ona hastalıklar hiç tereddüt etmeden davete icabet etmekte gecikmezler. Çünkü atalar sözünde de olduğu gibi "Davet edilmediğin yerde görünme, davet edildiğin yere de erinme". Yalnız hastalıkların bizden bir farkı var. Hastalıklar nazlı oldukları gibi aynı zamanda duygusaldırlar. Arap bir şairin hastalığına yazdığı şiirde aynen şöyle diyor. Adamcağızın acıları özellikle geceleri arttığı için, çünki uyuyan kişinin hayat seyri dolayısıyla savunma mekanizması da yavaşladığından ötürü bunu fırsat bilen mikropların saldırısına maruz kalan bünyenin daha çok etkilenip sarsılmasından mütevellit acılar, ağrılar artmaktadır. Söz konusu şair bunu ya anlamadığından ya da hastalığına bile duygusal davranıp nazire yaparak "Hey hastalığım galiba gündüz gelmeye utanıyorsun biliyorum, nazlısın ve de utandığından ötürü bana geceleri baskın yapıyorsun" diye seslenmektedir.
Evet, Dilovası ve çürük çarık demir hurda hanesine dönüşen bir sahil şeridi. Vakti zamanında bölgenin MHP'li Belediye Başkanı deliler gibi çırpındı, TV'lere çıktı, ama nafile. Bendeniz de sürekli bölgeden gelip giden ve bu melaneti her gördükçe üzülen ve en azından yanımdaki insanlarla bu zulmü paylaşmakla kalmayıp bu rezaleti bu yazıma da naklediyorum.
Evet, yıllar öncesiydi. Sayın Prof. Dr. Mesut Gür Beyle aynı otobüsle İstanbul'a revan oluyorduk. Hoca, bana bak Hayrullah Bey şu sahil şeridindeki demir çürüklerini görüyor musun? Evet deyince işte bunlar bazı müteşebbisler tarafından Avrupa'dan, Batıdan ve batının batısından gemilerle buraya getiriliyor ve bazı makine uzmanlarından oluşan bilirkişilerin de onayıyla bu bölgenin fabrikalarında eritiliyor. Elde edilen saf damıtılmış demir elde edilirken bu kanserojen atıklar denizin dibini istila ediyor. Ayrıca bölge tamamen kanserojen bir istila altına alınıyor. Ayrıca bu işlemlerde faaliyet gösteren işçi, kalfa, mühendisatın hepsi de şiddetli bir kanser aday adayı olarak endam ediyor.
Böylece bölgede yaşayan insanlar, hayvanlar, toprak, deniz, hava ve bilumum güzelliklerimizin hepsi tasallut altında. Eskiden bu kıyılarımız dünyanın en mutena tatil beldeleri iken bu özelliklerini kaybettiler. Balıklara gelince, önceleri bu kanserojen ortama müstahak olan çeşitler mahvı perişan olmuşken şimdilerde paslı metale bağışıklık kazanıp yaşamını sürdüren balıkları taam edecek insanların kanser olmayacaklarını kim garanti eder? Geçenlerde bir kanser Prof.'u TV'de aman ha İzmit Körfezinin değil Marmara Denizinin balığını kesinlikle yemeyin, demişti.
Bilmiyorum ama kanla alınmış, uğrunda binlerce şehit verilmiş bu vatan toprakları bu kadar mı ucuz acaba? Bu tespite bir çeşit hovardalık denilse ayıp edilmiş olur mu? Batıdan paslı demirle yüklenmiş bir geminin Afrika'nın sömürge topraklarını geçip bizim memleketimize gelirken de çölleşmiş metruk yerleri değil de Anadolu'muzun en mutena yöresi olan İzmit Körfezinin seçilmiş olması çok ama çok düşündürücüdür. Ben şahsen bu işlemleri yapanların da vicdanlarının rahat olduğuna ve de rahat uyuyabildiklerine inanamıyorum. Acaba bu işlemler Afrika'nın sömürülen yerlerinde niçin yapılmaz diye beyin jimnastiği yaparken aklıma şu tespitim geldi. Belki sömürülen tabanın böyle bir tepki göstermesi söz konusu olamaz, mümkün de değildir. Ama aklın yolu birdir. Oraları sömüren sömürgecilerin bile buna vicdanları elvermiyorsa ki oraları kirlettikleri takdirde kendi sömürgelerini kaybetmiş olacaklardır zaviyesinden düşünecek olursak acaba biz sömürgecilerden de mi daha duyarsızlaştık diyorum.
Neticeten aklın yolu birdir. Yanlış yanlıştır. Devlet, millet ve de müteşebbis olarak el ele vererek kişisel menfaatlerimizle milli menfaatlerimizi birbirine feda etmeksizin yeni planlamalar muvacehesinde yanlışlarımızdan dönebileceğimizi ve bunun bir ayıp değil, birer erdem olacağını hatırlatıyoruz. Vesselam binler selam.
Yazı Tarihi : 22 Haziran 2009 Pazartesi
Bu yazı 98 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.
Bu köşe yazısına yapılan yorumlar