MİLLİ KİMLİK TARTIŞMASI VE İHANET
Önceleri, yalnızca cüretkar marjinal örgütlenmelerin, ayrılıkçı iddiaları sahiplenmiş olan oluşumların dillendirdiği bir çok husus; artık sıradanlaştırılmış ve alıştırılmış söylemler haline geldi.
Koca koca adamlar, mevki-makam sahipleri, sivil toplum kuruluşları ve toplumun yıllardır itimat ettiği (-ya da ettirildiği) kanaat önderleri sürekli yineledikleri söylemlerini, halkımıza bir toplumsal ihtiyaç ve gereklilik olarak sunmaya başladılar.
Görünüşte ideolojik anlamda birbirinden farklı olan bunca zevatın birleştikleri ve sundukları şu masumane(!) gerekçelere bakın;
Devletin resmi kuruluşu TRT'nin kanallarında etnik dilde yayın yapılarak; bölücülerin, televizyonları aracılığıyla vatandaşlarımız üzerindeki olumsuz etkisi kırılmalıdır(!). Çünkü bölücü örgüt kurduğu televizyon üzerinden kendi propagandasını yaparak, beslenme kaynaklarını diri tutmakta ve bir kısım vatandaşlarımızda devletimiz aleyhine kanaatler oluşturmaktadır.
Okullarda okutulan Öğrenci Andı, içeriği itibariyle ırkçı söylemleri beslemektedir. Bu durum diğer etnik unsurları rahatsız etmektedir. Dolayısıyla Öğrenci Andı ya okutulmamalıdır ya da farklı etnik gruplar dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir.
Toplumsal bir ihtiyaç(!) olan ana dilde eğitim hayata geçirilmelidir.
Devlet hizmetlerinden herkesin faydalanabilmesi için, kamu hizmetlerinin ana dilde de yapılabilmesi lazımdır. Vatandaşlarımız, resmi kurumlara yönelik yazılı ya da sözlü taleplerini ana dillerinde yapabilmelidirler. Resmi yazışmalardaki resmi dil sınırlaması kaldırılmalıdır. Devletin vatandaşıyla kucaklaşması sağlanmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluş süreci de dahil olmak üzere birden fazla unsuru ihtiva etmektedir. Dolayısıyla Anayasadaki ırkçı-etnik vurgulamaların kaldırılması gereklidir.
Çok açık ki hepsinin tek bir hedefi var; Milli Kimlik…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş ilkelerine vakıf, tarih ve sosyoloji biliminden bir şekilde nasibini almış her kişi bilir ki; bu devlet ırkçı-etnik bir anlayış temeline bina edilmedi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran kadro, bir imparatorluğun bakiyesi üzerinde oturulduğunun şuuruyla hareket etti;
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir" vurgusunu yaparak, bu topraklardaki birikimi ayırt etmeksizin sahiplendi.
Kuruluş kadrosunun kodladığı bu ülkü sayesinde, büyük bedellerle vatan olarak bir kez daha tescillenen bu toprakların üzerinde yaşayan halkımız, binlerce yıllık birikimiyle birlikte milletleşmenin en onurlu örneğini verdi.
Yeni Cumhuriyet'e ruh veren ve Türk Milliyetçiliği anlayışını benimseyen Kurucu Kadro'nun; siyasette, edebiyatta, bilimde, devlet hayatında görev yapan tüm temsilcileri, asla etnik-ırkçı bir hissiyatın yanında olmadılar.
"Türk" adını etnik bir vurgudan ziyade bir "Milli Kimlik" olarak sundular.
Nitekim, Anayasamızın 66. Maddesinde de "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür." ifadesiyle Milli Kimlik vurgusu, üzerinde hiç tartışma götürmeyecek derecede çok açık olarak anlamını buldu.
Hal böyleyken, masumane kisvelere büründürülmüş ucube iddialarla milli kimliğin örselenmesi, tartışmaya açılması iyi niyetli girişimler değildir.
İnsanlarımızın bir kimlik sorunu yoktur. Etnik aidiyetleri, kişisel özlem ve hissedişleri, politik tezleri ve bölgesel senaryoların Türkiye yüzündeki yansımalarını toplumsal bir ihtiyaç ve sorun olarak göstermek doğru değildir. Evet, bu topraklarda varlığını idame ettiren yetmiş milyonu aşkın vatandaşımız, bin yıldır olduğu gibi binlerce yıl daha birlikte huzur içerisinde yaşayacaktır.
Bu birlikteliği niteleyen "Milli Kimlik" de Cumhuriyetimizin kuruluş harcında anlamını bulmuş ve benimsenmiştir. Milli kimliği tartışmaya açmak demek, Anadolu'daki birlikteliği, kardeşliği, huzuru tartışmaya açmak, sabote etmek demektir. Bunu yapanlar için de tek bir sıfat vardır: Hain!
SERVET DEDİĞİNİZ İKİ BARDAK SUDAN İBARET
Zamanın birinde bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş. Hükümdar her gittiği yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmış.
Hükümdarın yasamda en çok güvendiği, tek akıl hocası bir bilge kişiymiş. Günlerden bir gün bu bilge kişiyle otururken hükümdar şöyle bir soru sormuş:
-Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar, ister hükümdar denli güçlü, ister savaşçılar denli onurlu olsun ayağına kapanır ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin gibi bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?
Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerine bakarak şu sözleri söylemiş:
-Diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?
-Verirdim tabii.
-Zaman geçti diyelim susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?
Hükümdar biraz düşünür ve ardından:
-Ölmemek için evet, der.
Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söyler:
-Madem öyle, o zaman övünmeyin fazlaca. Çünkü haşmetlim sizin servetiniz yalnızca iki
bardak sudur.
Yazı Tarihi : 15 Haziran 2009 Pazartesi
Bu yazı 61 kere okudu
YASAL UYARI: Bu sayfada yayınlanan yazı, yazarın kendine ait görüşleridir. Yazılan yazıdan ve yorumlardan medyabar.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Haber portalımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayınlanmaktadır. Yayınlanan fotoğrafların yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, önceden yazılı izin gerektirir. Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.