CUMA KISSALARI

Erol Afşar

Erol Afşar
Hamalsan iki şey önemlidir senin için; Yük ve yol...

Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzu bahis oluyor.

Aksi olursa, cereme çekiyorsun!

Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık. İhtiyardı.

Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise bir kaç bavul vardı

sadece, onunkinin çeyreği… Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa

titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!"

Nitekim çok geçmeden dedi ki; "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!"

"Ne molası", dedim ona hayretle. "Ben daha terlemedim!" Sözüme aldırmadı.

Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini, "Sen de dinlen hadi" dedi.

Benim canım sıkılmıştı bu işe. Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun

gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar,

bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir

şekilde ayakta dolanıyordum.

Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, sonra uzanarak dinlendi.

Ben kızgınlıkla dolandım etrafında.. "Yükünü indirip sen de dinlen" demesine

aldırmadım, ona daha çok kızdım.. Sonra yine durdu. Bana da dinlenmemi söyledi

yine ama onu dinlemedim, dinlenmedim.

Yarım sat sonra "dinlenelim mi?" diye sordu, aksi aksi başımı salladım.

Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın

içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı,

sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da

uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım. Baktım kendi kocaman

yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su

koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; "Haydi kalk", dedi "Bana

yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra yine dinleniriz." Dediğini yaptım.

Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana.

"Ben yılların hamalıyım", dedi. "Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu

dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi

sonunda.
Yolda gördüğümüz, saçılmış kuru kemiklerin çoğu anlattığım bu insanlara ait.

Hâlbuki bir yükü taşımak bizim işimiz, altında ezilmek değil! Unutma ki bur

yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün

birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen

kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma! Akşamları

bırak ve hafifle. Sabah dinlenmiş olarak yeniden taşırsın yükünü. Bizim

işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil!

Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var."

*******
Mevlana Celaleddin-i Rumi'ye felsefecilerden bir grup geldi. Sual sormak

istediklerini bildirdiler. Mevlana hazretleri bu gelen misafirleri Şems-i

Tebrizi'ye havale etti. Şems-i Tebrizi hazretleri mescitte, talebelere bir

kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç sual

sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrizi; "Sorun" buyurdu. İçlerinden

birini başkan seçtiler. Seçtikleri sözcü sorularını sormaya başladı.


İlk soru şöyleydi:


"Allah var dersiniz, ama görünmez. Göster de inanalım"

Şems-i Tebrizi hazretleri;

"Öbür sorunu da sor!" buyurdu.

"Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azap edilecek

dersiniz. Hiç ateş ateşe azap eder mi?" dedi.

Şems-i Tebrizi;

"Peki, öbür sorunu da sor!" diye buyurdu.

"Ahrette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz.

Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi.

Bu soruların üzerine Şems-i Tebrizi, elindeki kuru kerpici adamın başına

vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhal zamanın kadısına gidip, davacı

olup şikayette bulundu.

"Ben soru sordum, o başıma kerpiç vurdu" dedi.

Şems-i Tebrizi hazretleri;

"Ben de sadece cevap verdim." buyurdu.

Kadı bu işi açıklamasını isteyince, Şems-i Tebrizi hazretleri söyle anlattı;

"Bana, Allahü Tealayı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci başının

ağrısını göstersin de inanayım.

Yine bana, şeytana ateşle nasıl azap edileceğini sordu.

Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de

topraktan yaratıldı.

Yine bana, bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak

olmaz dedi. Benim canım onun başına kerpiç vurmak istedi ve vurdum. Niçin

hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o

sonsuz olan ahret hayatında niçin hak aranmasın?"

Bu cevaplar üzerine felsefeciler hiç bir şey söylemeden çekip gittiler.



Yazı Tarihi : 23 Aralık 2011 Cuma
Bu yazı 89 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Bu köşe yazısına yapılan yorumlar

Bu yazıya hiç yorum yapılmamış.
Online Ziyaretçiler
-