Gümrükönü Yazıları-38 / Fahri Tuna
Size üç isimden söz edeceğim bugün.
Bu üç ismin üç ortak özelliği var: Üçü de hikâyeci, üçü de Adapazarlı ve üçü de lise öğrencisi.
Bu üç genç hikâyecinin bir ortak özelliğini de eklemeliyim: Daha bu yaşarlında aldıkları ödüller.
Lütfen bu üç ismi aklınızın bir köşesine yazınız; onları önümüzdeki yıllarda sık sık duyacaksınız zira.
Dergilerde sık sık adlarını görmeniz, yarışmalarda isimlerine rastlamanız pek mümkün olacak.
Kitaplarına da rastlayacaksınız.
Ayfer Tunç, Hatice Bilen Buğra, Hande Ortaç gibi, onların da adlarını sık sık duymanız muhtemeldir yıllar içinde.
Ayşenur Gülsüm Tuna, Sinem Torun ve Dilara Meryem Selamet bu isimler.
Benden söylemesi.
Bu hafta bu üç gencin, bu üç genç Adapazarlı hikayecini birer ‘edebî portre' denemelerini paylaşıyorum sizlerle.
Bu üç ismin dışında başka yetenekler de var elbet. Zamanla onları da tanıtacağım sizlere.
Karar sizin artık.
Rüyâ Yazgıdır!
Ayşenur Gülsüm TUNA*
I.
‘Ananemi öpmediğin iyi oldu, uyandığını düşünsene bir, yanakları ne çok acırdı kim bilir!'
Her susuşunda, ‘yine fena bir söz mü ettim' korkusunu duyuyordum. Gidiyorduk; şehrin doğusunda bir perde varmış, oraya. Böyle bir perde olduğunu ben de bilmiyordum, şimdi bunları görürken öğrendim. Biz aslında dün gitmişiz oraya dedemle; etekleri kırmızı, ortaları beyaz, uzunca perdede dedem gölgesini görmüş. Bir ses:
‘Torununuzun hatırına size bir gün daha, bu sürede mutlu olun; yarın da gelin. Muhakkak.' demiş. Kesik ve kesin cümleler. ‘Peki' demişiz biz de. Ben, bırakın dün bir yere gittiğimizi, bu trene ne zaman bindiğimizi, pencere kenarını hangi sıra kaptığımı hatırlamıyorum. Ne çok konuştum! Dedemin her susuşunda, ‘pek çok konuşmuşum' gibi gelir bana. Ayağa kalktı dedem, tren ‘tırtır-tır' etti, durdu, indik. Perdenin önüne gelince, ellerini öptüm, börek kokuyorlardı.
‘Gölgen göründüğünde, ‘ben gidiyorum' demeye vaktin olmaz. Şimdi, henüz sıram gelmemişken, vaktim varken söyleyeyim; ben gidiyorum cân. Ananene sahip çık e mi? Azıcık huysuzdur; ama aslında.'
‘Affedersiniz!' Bu dünkü ses değildi, bir kadın sesiydi, korkuyla perdeye baktık, hiç gölge yoktu. Sağa sola bakındık!
‘Affedersiniz!' Güzeldi; annem yaşlarındaydı. Âh ettim, âh gitti! ‘Ben, bu istasyonda iniyorum. Ricâ etsem, bu defteri kâğıtta adresi yazılı kişiye iade eder misiniz, bana emânetti.' Uyku sersemiydim. Hı-hı diye başımı mı salladım yoksa? Hayır, sallamadım da; ama kadın kâğıtla defteri kucağıma bıraktığı gibi indi hemencik trenden. ‘Ama ama' dedim. Demesine de. Boşuna. Adrese baktım, kaç istasyon önce inmem gerekiyordu! Defter de zenginlerin cüzdanı gibiymiş, böyle biçimsiz bir şişkin bir şişkin! Neler koydular sayfa aralarına kim bilir. Âh benim ilkokuldayken bir matematik defterim vardı, bir keresinde sürahiyi devirmiştim üstüne. Sonra sen bütün gece bekle, sobanın başında, ha kurudu ha kuruyacak diye. Sırada, yanımda çilli bir kız oturuyordu, ay neydi adı onun? Boşuna; aklım dedemdeydi, hâlâ perdenin önündeydim ve çilli kız umurumda değildi. Kendi kendime söylendim; ne diye ‘hayır' diyemedin kadına! İn bakalım şimdi önceden, sanki hiç işin yoktu da, el âlemin defterlerini, sahiplerini, aman of!
İyi de kadın defteri kucağına bırakıp, indi hemen, bir şey diyemezdin ki.
Hikâyeyi sen yazıyorsun ya, havandan da geçilmiyor, savunma beni şimdi.
Konuşan kahramanlar da pek çekilmiyor!
Okuyucunun önünde tartışmayalım istersen, aklım hâlâ dedemde zaten, haydi indir beni trenden, geldik.
Simitçiler her adresi bilir! Kâğıda, pek bir mânâlı bakıyor bizim simitçi: ‘Vallahi ağbim, sokak bu sokak, doğru. Ama böyle bir numara, böyle bir ev yok ki bu sokakta. E, ben bu ismi de bilemedim, sen bir başkasına sor en iyisi.' ‘Simitçiler her adresi bilir!' sözümün, iki cümle içinde aksini ispatlayan bu hikâye yazanına, saygılarımı sunuyorum. Dur, belki şu dükkândakiler bilir.
Ne dükkândakiler, ne ağzı kulaklarında nikâh günü almaya giden saçma çift, ne de kırmızı bisikletli çocuk bilebildi adresi. Ki çocuğun okuma yazması yoktu, söylediklerimi de anlamadı. Kendi şalını söküp, kocasına bir yelek, iki çift de çorap çıkarmış hamarat teyzenin eşi, bir dede varmış, onun için ‘kesin bilir, buranın eskisidir' dediler, o da bilemedi. Çok yoruldum sağa sola koşturmaktan, haydi istasyona götür beni, yokmuş işte böyle biri, böyle bir adres.
Âh ben biliyordum böyle olacağını, kadının biri, adını sanını bilmezsin, ne diye emânetini kabul ediyorsun! Defter de deftermiş ha! Özel midir ki? Emânet dedi, emânetse özeldir herhalde. Ama çok özel olsa bana vermezdi. Güvenir verir canım, neden vermesin. Neler doldurmuşlar bunun içine böyle? Bakma. Bakma. Pencereden dışarıyı seyret, aa ne güzel, çocuklar el sallıyor bak. Dedem geldi aklıma, bir yandan da deftere bakabilmek için bahane arıyordum.
Deftere bakabilmem için, hikâyeyi yazan kişinin aklına gelen en uygun bahane; ‘sahibine dair biraz daha fazla bilgim olmalı ki, defteri ulaştırabileyim kendisine' imiş. Üç gün üç gece düşündü bunu buldu. Sanki ‘çok merak ettim, baktım' desem olmayacak. Aynı şey! Biraz yeteneksiz de kendisi, siz kusuruna bakmayın. Neden her çaylak beni yazmaya kalkışır, anlamam ki! Şimdi onu çekiştirmeyeyim size, devam edeyim. Sahibi hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için deftere şöyle bir göz attım, yazıları okumuyordum, yalnızca içindeki eşyalara bakıyordum; neredeyse üç numara kalınlığında çatlak bir gözlük camı, üzerine acemice kadın portresi karalanmış, fiyakalı bir restorana ait peçete parçası, bir çocuk eldivenin sağ teki, belki de soldur, kenarına börek yağı damlamış kağıtlar, ve bir ebrû parçası gördüm; tutunca ellerime bulaştı renkleri! Nasıl bir defter bu böyle!
Defterin yazılı son sayfasını açtım. Birazı kırmızı, birazı beyaz bez parçası vardı:
‘Gölgen göründüğünde, ‘ben gidiyorum' demeye vaktin olmaz. Şimdi, henüz sıram gelmemişken, vaktim varken söyleyeyim; ben gidiyorum cân. Ananene sahip çık e mi? Azıcık huysuzdur; ama aslında çok iyi kadındır. Kırk yıl, iyi kötü, beraber. Aman ne anlatıyorum ben?' Perdeye döndü dedem. Hazırdı şimdi gitmeye. Bacaklarına sarıldım, boyum o kadarına yetiyordu. Duysun diye seslendim, perde kâtibine:
‘Onu alma! Şimdi alma.' Peki mi demişti, bilmiyorum, bir ânda oldu. Gölgem perdeye düştü. Gittim. Dedem çok geride kaldı; şaşkındı. Doğru demişti, gölgeni bir kez gördün mü, ben gidiyorum demeye vaktin olmazmış. Rüyâdan dedemle birlikte gelemezdim; yalnız bu bez parçasını getirebildim.' Sayfada bir ay öncesinin tarihi ve hiç bilmediğim bir isim yazılıydı.
Bez paçasını aldım elime, gerçekti. Bir sonraki sayfaya geçtim; ‘Rüyâ yazgıdır!' yazıp, tren biletimi bıraktım.
‘Affedersiniz!' Karşımda oturan bayan uyur uyanık; rüyasında dedesiyle ilerliyordu. Dün gittikleri bir yere bugün yeniden gidiyorlardı; ama o bir türlü öncesini hatırlayamıyordu. ‘Affedersiniz!'
*: Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi'ni 2011 Haziran ayında bitirdi, lise öğrencisiyken Enka Marmara Bölgesi Lise Öğrencileri arası Yazadurmak Hikâye Yarışması'nda birincilik ödülü, Yağmur Dergisi 3. Ulusal Hikâye Yarışması üçüncülük ödülünü kazandı.
Bir Şiirden Düşmek
Sinem TORUN**
"Bu mu –hakikate talip olan?
Hayır! Sadece deli! Sadece şair!"
Nietzsche
Adı Şair.
1925'te doğmuş, Dağlarca'yı görmüş, 60'ta ölmüştür.
Şu kısa ömrünün özeti nedir diye sorun: "Dağlarca'yı ve onun ‘Ve yaşamak, sen ne kadar büyüksün!' mısraını gördüğüm gündür." der.
Hüzünlü bir yüzü vardı hep. En çok da düğmesi kopunca hüzünlenirdi. Bir daha da dikmezdi. Düğmenin yokluğunu her görüşünde önce boş olan yere sonra etrafına bakınır, çevresine bir sürü hüzün yumağı toplanır, elleri yüzünde oturuverirdi öylece. "Bitmez hüznündeki sır!" Hele ipi gözlüğüne sararken görseydiniz onu, kadınının alnını yavaş ve sessiz öper gibi itinayla yapardı her şeyi. Eşyanın mahiyetini anlıyordunuz. Bir anda bir kitap, bir gözlük, bir güvercin oluveriyordu. Bir insan olmayı beceremedim, derdi; şu gencecik yaşımda yaşamak aklımdan çıkıveriyor.
Ve fakat yazarken değildi tüm bu bahsettiğim, insana çiçek açmış erik ağaçlarını anımsatan şeyler. Şiir ‘yaparken' kimse yaklaşamazdı yanına. Yazma dönemlerinde çorbayı çeşitli sesler çıkararak içer, çok sevdiği sütün kaymağını seçerdi. Masaya oturur bir kelime yazar, kalkar dolanır, dolaşır, oturur bir kelime yazar. Gider yüzüne su çarpar, kokular sürünür, bir harf yazar. Bir kedi görmeye çıkar, annesine papatyalar koparır, sıkılır iki adım sonra yere atar, koşa koşa gelir bir harf daha yazardı. En son kelimelere, harflere "Gelmeyin artık peşimden!" diye bağırıp çağırır, rahatlayınca onları korkuttuğu için özür diler, sonra gider 20 bir şiir yazar, ıslanırdı. "Ah bu şairler / kelime yorulmasın diye gönül yorarlar!"
Yaz kış üzerinden çıkarmadığı paltosu… Sandalyeye otursa derdiniz ki, oraya gelişigüzel bir palto bırakılmış. Ürkerdiniz. Her vakit üşürdü şair. Bir yere girdi mi önce pencereleri kapatırdı. Nefesiyle elerini ısıtır, "Üşüyordum da!" der, çekilirdi bir kenara. Zannımca soğuktan değildi üşümekliği. Güneşin battığını, bir kiraz çiçeğinin düşüşünü görmektendi belki. Ya da ceviz ayıklayan kadınların kınalanmış elleri, dağınık masasının üzerinde unutulmuş ve rengi kahveye dönmüş bir elma… Bunca şeyi fark etmek yoruyordu onu.
"Yaş otuz beş / yolun sonu eder" yazmıştı bir şiirinde. Belki de biliyordu. Şair sözünün yalan olduğunu bile bile aldanmalıydı belki de. Sonraları birçok arkadaşı: "Otuz beş yıl yaşamadı o, çok daha fazlasıydı." dediler. Onlar da haklıydı belki.
Ölmek modaydı o zamanlar. Altmışların baharlarından bahsediyorum. Nisan mesela: ölümün rengini taşır. İnsanlar önce ölümü yazar, sonra da yazdıkları şekilde ölürlerdi. Werther ölüyordu. Anna ölüyordu. Tolstoy ölüyordu. Şair ölüyordu ve hemen ardından da dünya ölüyordu. Öldü.
"Şiir gibi ölesin oğul!" derdi ninesi. Nitekim kendisi de bir şiirden düşüp ölmüştü. Anlatılır: Pencerenin önüne oturmuş, yazmasının kenarına gül oyası işlerken bir bülbül başucuna konmuştu. Önce kıpırdayamamıştı ninesi. Sonra bülbül, oyalı yazmayı kaptığı gibi gitmişti. Derler ki, ninesi ağlamaktan ve bülbüle olan aşkından oracıkta ölüvermiş. Gülün tam ortasında ağlayan biriydi. O ise yalnızca adını severdi güllerin. Gülleri bu kadar kurcalamanın manasını anlayamazdı. "Güller yalnızca okunur bu şiirde" mısraını duysaydı severdi belki gülleri.
"Tinin kefaretini ödeyenlerin geldiğini gördüm: şairlerdendiler."
Mm… kimden bahsediyorduk. A, evet! Bir şair…
**: Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi, Enka Marmara Bölgesi Lise Öğrencileri arası Yazadurmak Hikâye Yarışması'nda ikincilik ödülünü ve Türkav Saadet Dalyangibi Edebî Portre Yarışması birincilik ödülünü kazandı.
Gül Bahçıvanı Babama…
Dilara Meryem SELAMET***
"Susanlara hiçbir şey sormayın…"
Behçet Necatigil
Uzun ikindilerde verandasında oturur, bahçesinin güllerini seyrederdi. Hâlinden sual eden olursa, güllerle değil, kalbiyle söyleşirdi…
Deniz mavisi gözleri, derin bakışları ve akşam gibi de bir yüzü vardı. Şiir gibi durur, şiir gibi yürürdü. Yazılası bir ömrü, destan olası bir çilesi, anlatılası bir fikri ve göğe biçilesi bir aşkı vardı. Zerreden şemse cümle cânı sever, elleri hep çocuklara masal anlatırdı. Bakışı derviş bakışı, boyun eğişi kalptendi. Sükûtu adam akıllı sükût, sözü kibar-ı kelamdı…
Altı kardeşin üçüncüsüydü. Muvakkitlere sorsan öyle, fakat ailenin en büyüğü annesine göre;‘Hicretin çocuklarından'dı.. Savaşın canlı bir nesne gibi insanların hayatlarına değdiği, mazlum ama onurlu bir neslin çocuğuydu. Ceddini bilen ve hicreti idrak eden bir Arnavut çocuğu. Yollarda doğmuş, yollarda büyümüştü… Hangi ağaç ne meyve verir pek bilmez ancak ağaçların her haline ayrı hüzünlenir, onlara başka başka manalar biçerdi. Yaşıtlarından hep farklıydı. Herkesten önce uyanırdı, büyüklerin sözlerini dinler, uzun uzun düşünürdü. Amcası odanın köşesindeki koltuğa kurulmuş çayını içerken, o kanepenin ucunda yerde bağdaş kurar, tıpkı bir kuşun yavrularını besleyişini seyreder gibi hiç kıpırtısız, pürdikkat dinlerdi…
Babasına benzerdi. Babasını çok severdi. Kimse bilmez, belki de bundan sebep, bu kadar erken ayrılmıştı babasından… Onsuz geçen günlerin takvimini tutmak, her günün kurdelesini onsuz düğümlemeyi öğrenmek kolay olmamıştı. Gençliği bir film gibiydi. Bazı demler omuzlarında ne var ne yok Çark Deresi'ne silkeleyip, ceketini omzuna alıp çekip gidesi gelirdi. Bazı dem bildiği her şeyi bir bir unutmak… Geceler boyu kütük gibi kitaplar okurdu. Tütünü biterdi, kitaplar hiç bitmezdi… Şehrini iyi tanırdı, elleri en çok son baharda şehrin sokaklarına benzerdi. O şehrine benzemeden evvel, şair "insan yaşadığı yere benzer" demişti doğruydu…
Fikirlerini rasyonaliteyle temellendiren, koyu bir realiste göre, fazlasıyla romantik biriydi üstelik. Bir yanı hakikate aynalık ederken, diğer yanı içli içli şarkılar söylerdi… Her insan gibi o da âşık oldu. Bir deniz kenarında üstelik… Nereden bilecekti sadece çocuklarına değil koskoca ömrüne annelik edecek, içinde biriktirdiği destanları sıkılmadan dinleyecek, kelamıyla yüreğini ısıtacak, sükûtuyla teselli edecek kadının, o siyah gözlü zayıf kız olduğunu… Oldu işte. Balkan muhaciri mavi gözlü sarışın bir delikanlıyla Gürcistan göçmeni siyah gözlü esmer bir genç kız, ılık bir ekim günü evlendi. Onları yan yana görseniz, niye evlendikleriyle ilgili herhangi bir fikir yürütemezsiniz. Kesişen evlilik hayatları yüzünden, başkalarına göre deli divane âşık olduklarından; onlara göre ise fisebilillâh… Deniz gözlü bir kızları, esmer güneşi bir de oğulları oldu… Oğlu annesine, kızı ise kendisine benzedi hâsılı… Babası kızında hep kendini gördü. En çok da elleri ince, parmakları uzundu…
Yıllar yılı kalem tuttu elleri. Yıllar yılı haykırmak yetmedi, bir de oturdu yazdı. Bazı zaman tırmandığı dağları, bazı zaman hüzünlendiği anları… Ortaokulda yazdığı kompozisyon için aldığı ödülle kalmadı. Adına ödüller verildi, teşekkürler edildi. Her defasında estağfurullah çekti, başını eğdi…
Çok gezdi. Avrupa sokaklarına da, yeşil kubbeye de değdi gözleri. Hangi şehre girse, mana padişahlarına fatiha ihdâ eyler, himmetlerini dilerdi. Gönül ehli birini bulsa içi coşar, gözleri ışıldardı. Sohbetin koyusunu, kahvenin az şekerlisini severdi. Gözlükleri yüzünde yıllar yılı rahat bir misafir gibi oturdu durdu. Hem hipermetrop hem de astigmatı vardı. Görseniz, hastalıklı olmayı hak etmeyen gözleri olduğuna kanaat ederdiniz. Konuştu mu sohbetine doyum olmazdı. Misafire hürmette kusursuz, cemadata muamelede şefkati sonsuzdu. Şiir yazmaz ama okumayı severdi. Çıkmaz bir sokak görse Necip Fazıl'ı anar, yağmur yağsa naatlardan dizeler mırıldanırdı. Klasik müzikten anlar, keman dinlemeyi severdi… Ama aynı zamanda sarılı kahverengili kış gecelerinde köşesine kurulur, eline bendirini alır, "hû" der, susardı… Makam pek bilmez ama iki bilemedin üç usulü çok iyi vururdu. Vurdu mu kalbiyle vurur; söyledi mi kalbiyle söylerdi. Zannım o ki musikiyi sevmesi, önceleri kelam ile musikinin kardeşliğindendi. Ta ki sözden vazgeçene kadar…
Önceleri tefekkür etmeye hiç vakit bulamadığı toprağa ayak basmak ona kırk yaşında nasip oldu. Yazlarını fındık tarlalarında, pınar kenarlarında geçirmiş eşi gördüğü her ağaçtan durmadan konuşabilirken onun muhacirliği buna salahiyet vermezdi. Çeyrek asırlık fikir hayatında sadece bir tane dolma kalemi olmuştu. Ve kırkıncı yaşının sonbaharında kalemi elinden bıraktı. Kravatını çıkardı. Ayağını toprağa bastı. Varlığını çatı katına sırladı. Sözü sükût denizine bıraktı. Eğnine hüznü, dudaklarına teslimiyeti giydi. Elinde bir kuka tespihi vardı. Mevsimin kışa döndüğü günlerden birinde onu da kızına verdi. Saymayı bıraktı.
Güneşin otları sararttığı o günlerde rüyalarını kendine saklardı. Her söze, her saza gelmeyen rüyaları vardı. Sorularının başlarını okşar, evin bir köşesine oturturdu. Akşamın şehre fasıl fasıl indiği vakitlerde uzun uzun susardı. Kırk yaşından sonra, sanki hiç konuşmamış, onca sözü hiç söylememiş gibi bahçesine üç tane gül ağacı dikti. Beyaz, pembe ve kırmızı üç gül ağacı. Her sabah şebnemlerine dokunur, yapraklarına bakardı. Konuşa konuşa koklar, susa susa sulardı… Kırk yıllık ömründe kaç hüzün varsa sırladığı, güllerinin toprağına anlatırdı…
Uzun ikindilerde verandasına oturur, bahçesinin güllerini seyrederdi. Halinden sual eden olursa hasılı… Güllerle değil, kalbiyle söyleşirdi…
***: Sakarya Anadolu İmam-Hatip Lisesi öğrencisi, Türkav Sedat Dalyancı Edebî Portre Yarışması ikincilik ödülünü kazandı.
Yazı Tarihi : 30 Kasım 2011 Çarşamba
Bu yazı 256 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.
Bu köşe yazısına yapılan yorumlar