DURUN KALABALIKLAR DURUN

Hayrullah Şanzumi

Hayrullah Şanzumi
Hayrullah Şanzumi

Daha dün gibi; bir zuhurat vaki olup Üsküdar iskelesinde sabahleyin erken saatlerde mahalli seçimlerin yaklaşmış olması vesilesiyle belediye vatandaşa, bir taraftan bedava sıcak çorba sunarken, öbür taraftan da bedava günlük gazete ikramında bulunuyordu. Zavallı insanatın önemli bir kısmı çorba kuyruğuna girerken, ekseriyasının da ellerine tutuşturulan gazeteler uykusuz ve de gülümsemeyi uzun yıllardan beri unutmuş ücretli kalabalıklar pek tabiidir ki grup olamayan başıboş, hedefine kilitlenip hemen kalkacak olan ilk vapura kavuşabilmek için inadına gayret, karmaşa ve kargaşa adeta eski bir ifadeyle ana-baba günü. Yoğun bir kalabalık, ancak kendisinden ve her şeyinden geçmiş bir hamallık ki sonunda ne rütbe ve nede mal olmayan cebri ve de zaruri işkolik bir emraz. Hem de öyle bir iş ki tarafların hiçbirisini mutlu etmeye muktedir olamayan iş veya işler.
Eskiden hemen, hemen bütün meşguliyetlerin birer amacı, hedefi, gayesi mucibince mazhariyet ümidi kesp edilmişken şimdilerde başta işverenle iş ehli veya mansıbın her an karşılaşabileceği, kapının önüne konulabileceği acı bir hayat realitesi. Gerçi tard edilseniz de fazla bir zillet olmasa gerektir. Çünkü her an itilip kakılma ihtimalinin yüksek olmasının size verdiği huzursuzluktan mütevellit statünüz ne olursa olsun hayatınızı zindana çevirmiştir de haberiniz bile yoktur bu edna melanetten. Binaenaleyh ya vurdumduymaz olup çok soğukkanlılıkla olan bitenleri hakikaten tıbyani bir ifadeyle çelik çomaktan ibaret sayıp meczuplaşacaksınız ya da bu sürekli ön hayatınızın ihyası için kendinize zalim bir efendi bulup sözüm ona modern ifadesiyle lobileşerek garantinaya avdet diyorum. Çünkü bu ahvali garantiyle tesmiye etmek anomiye davetiyeden başka bir şey denemeyeceği kanaatindeyim. Hasılı sadece bir makatlanmak için duçar kaldığınız köleliğin sizlere nelere mal olacağını ancak yaşadıkça görüp zillete malzeme oldukça hücrelerinizde hissedeceksinizdir. Eğer mayanızda birazcık emare varsa bu içine düştüğünüz cendere sizi ince ince kemirip mahvedecektir. Yok eğer en ufak bir ahlaki meziyete malik değilseniz zulüm çarkının birer elemanı olmaktan tezavvuk üzerine tezavvuk yaşayıp akıbetine müstahak olmayı beklemekten başka çaren kalmadı demektir.
Hani hatırlar mısın tarih zaman içre bir zamanlar zottirik adasında kral sendin. Bu vesileyle de insi, ecinniyi, hayvanatı ve de nebatatı bir şekilde sindirip kendi korku imparatorluğuna malik olmuş meliki azama müstahak olmuş idin. Gerçi saltanatın gurebanın hoşgörüsüyle bayağı uzun sürmüştü. Ama neticede sayılı gün işte, uzun da olsa kısa da olsa gelip geçiyor. Geçtikten sonra da ha geceyi sokakta, ha da yedi yıldızlı bir malikânede geçirmiş olsanız geriye değişen hiçbir fark kalmıyor. Çünkü o artık geçti. Geçti ye de literatürümüzde maziden başka bir atfı nazar yakıştırılamıyor.
Ey melanetgah eri. Hakkını teslim etmek ve bu sadetten kul hakkını ihlale kesinlikle yeltenemem. Değil altı kitap, 6666 kitaba malzeme olsan yeridir. Yine de keşfedilmene yetmez. Daha bakir ve de keşfedilemeyen fitne, fesat, tezvirat, iftira gibi kabiliyet hazinenin beklide daha çoğunu kullanmaya fırsat ve de zaman, zemin bulamadığın için ne denli ızdırap ateşine duçar olup caf caf yandığını bilmediğimi zannetme. Yüce Çalap herkese gönlüne göre versin! Vakti zamanında seni heyula zanneden gureba şerrinden emin olabilmek için adeta gassalın elindeki meyyit gibi şartsız, ivazsız teslimiyet çekmiş iken benzetmekte hata olmasın Hz. Süleyman'ın öldüğü halde bastonuna yaslanıp ecinni taifesini çok ağır ameleliklerde istimal edip vaktaki böcekler yaslanılmış bastonu içten içe kemirip bitirince haddizatında yıllar önce emaneti teslim eden Süleyman'ın meyyiti yere yığılmıştı; bu acı gerçeğe şahit olan ecinniyat eyvah bir ömür korkumuzdan mütevellit boşuna en ağır işlerde çalışmışız, deyip derinden birer oh çektikten sonra surf olmuşlardı. Binaenaleyh korku zilletinden duçarıyetle inadına, inadına yalancı şahitlik yapıp sözüm ona kendini şerden emin edebilme pahasına ortaya koyan zavallılar bir de baktık ki çil yavrusu misali dağılmışlar. Olsun, zararın neresinden dönülürse o da kardır. Yeter ki tövbe estağfirullah çekilip helallik alınabilinsin.
Korku imparatorluğunda ahval kısaca şöyle cerayan etmişti. Başta kutsal bir zemine makatlanıp onun en deruni itibarını sonuna kadar albenileyerek her meşrebe bakın, bakın aman ha beni görmemezlikten gelmeyin. Ben bugüne bugün bütün cer faaliyetleri ve de kutsal emanetlerin beslemesi ve de bir ekmek düşmanı olarak bugünlere geldim. Hele, hele bütün vakıf tuvaletlerini ben işlettim Çalap adına, efendi adına, vatan adına, millet adına, bayrak adına toplanan paraların ortasında ben ve de benim gibiler vardı. Belki bu meblağın bir miktarını yerine ulaştırdım ise de arada zulaladıklarımla onlarca bina ve de Çalabın bol olduğu ama kimsenin olmadığı yerlerde de zina efalini hiç ama hiç ihmal bile etmedim. Eğer mekan bulup bunları icra edemediğim vaki olunca da hiç olmazsa yaptıklarımın yerinin kara kaplı kitapta mutlak mevcut olduğunu dillendirdim. Ama hangi kitap, hangi sayfa, hangi satırında diye soranlara da siz bilemezsiniz, Hayrettin Hocayla Vecdi Hoca da aynını söylüyor deyip işin içinden hep sıyrılmaya çalıştın. Şu ana kadar görüldüğü veçhesiyle dünya hazlarından belki de tadamadığın tek şey lutilik olsa gerektir. Madem ki geriye tek sınır kaldı artık denenebilecek ve de koyulabilecek bir sınırlamanın mevzuubahis olamayacağı reeli yeter de artar da. Gerçi ruh ifsat olduysa geriye hiçbir moral değer kalmadı demektir. Ama geçici de olsa mal senin, istimal senin, herkes malının ve de istimalinin sorumlusudur. Velev ki bu eylem bedensel olsun veyahut da kimyasal olsun ve hatta biraz daha derunileşerek ruhsal kullandırma etkin veya edilgenlik olsun.
Mahza zottirik adası kralının efalleri bitmez ama son gelişmeler sadedinden korku imparatorluğunun bütün avantajlarıyla iti ite kırdırıp geçerken vaktaki kangal türünün şahmeranı olan bir zom it çıkıp itikadi zırhıyla da zırhlandıktan maada hukukunu ve de ona emanet edilen hukukullaha sahip çıkmaya başlayınca da husyelerini kurda kaptıran boz ayı gibi vaveyla koparıp arzı semavatı birbirine kattı. Bilvesile kendisi herkesin özlüğüne ve de zibilliğine tecavüzkar olmayı bir hayat üslubu haline getirmiş olmasına rağmen herkese aman bana hakaretkar davranıyor sadedinden şekvacı olup durdu. Ama vaktaki adalet yerini buldukça belden aşağıya çevirip haddizatında kendisi bizatihi müfteri olmasına rağmen hakkını, hukukunu önce gasp edip mahkemeyi suğraya sevk eyleyiverirken birden hukuk heyelanının altında kalınca da eyvah aman iftiraya uğradım diye koro halinde zırvalanıp duruldu. Anlaşılan daha bu girizgah sugra mahkemesinden gelen nağmeler. Unutma ki bir de bunun kübrası var. Sugrada yamulanın acaba kübrada ahvali ne olur gerçekten merak etmemek na mümkün. Bir ins düşünün ki genetik şifre geliştirip bütün hayat tarzını yalan üzerine bina etmiş olsun, herkesi herkese kırdırsın. Keser, sap, hesap dönünce de daha önceleri kendisinin ayarttığı insanları itham edip sıyrılmaya çalışma edna hali. Gerçekten içine düşülen lağımın ahvaline düşmanım bile olsa acırım. Çünkü lağım kader kurbanlığı mucibince bir şehrin necasetini taşımakla yükümlü olmakta tevzif edilmiştir. Bir de üstüne üstlük böyle bir necaset abidesinin de lağıma lağmedilmesi hakikaten hangi şehrin, hangi lağımı ve hatta gavuristanın lağımı bile olsa bu tezellümü o makama reva görmek haksızlık olur. Çünkü hadesten ve de necasetten taharetin mutlaka bir şekilde yüksek teknolojik imkanlarla damıtılıp dönüştürülmesinin gayri mümkün olmadığına hepimiz bu ahir zamanda fazlasıyla müşahede etmekteyiz. Ama gelgelelim hassaten taharete. Bunu çok özel bir mürşidi kamilden başkası yapamaz. Başata basarat tedavisi gerektir kanaatindeyim. Onu da ancak ehline tevdi etmek gerekir, bu azgın nefislerin ayar ve de törpüsü sadedinden.
Ahval tam bu üzereyken dilerim menfi zuhurat vaki olmaz. Nirvanaya çıkan tezellümde durulur, eğer durulma eğilimi yoksa durdurulur.
Eskiden büyük başlar vakiiyken bir darbımesel "Büyük başın büyük derdi olur" demişti.
Nerden bir karbonsülfür teneffüs ediliverirse hemencecik bir yetim ve de öksüz bulunup faturayı ona tahvil adeta vukuatı adiyeden alışılagelmişti. Hele, hele vukuat mabette vakiiyse garip Abuzer bulunup abdestini yinelemesi bahanesiyle tardedilir. Gerçi karbonsülfür ilk insandan bugüne kadar bir insanlık sünneti ama heyhat, oluklar çift, biri aşağıdan öbürü de yukarıdan. Nedense bizim kültürümüzde aşağıdan yellenmek çok ayıp addedilirken ABD'de ise üstten yellenmek (esnemek) çok ayıp karşılanmasının mutlaka Saikleri olsa gerektir. Bizim saik belli. Gelinen mekanın dışa yansımasının süfli olmasını gerekçe gösterebiliriz, saniyen bizde esnemek de şeytandandır denilir amma velakin batının ve batının batırsının inadına, inadına cemaat içre yellenmekte beis görmemelerini şahsen anlamakta çok zorlandığımı paylaşmak istiyorum.
Bir de her koyun kendi bacağından asılır demişler ama bir süre sonra asılı hayvanın kokusunun çevreyi ifsat edebileceği gerçeği hep görmezlikten gelinmiş bir eksiğimiz olsa gerektir. Aynı sadetten hep selamet der kenarest demişizdir fakat nereye kadar olduğunu kestirememiş olup bulaşıcı ahvalin bir gün bize de musallat olabileceğine kayıtsız kalmayı yeğlemişizdir.
Maalesef ki büyüklerimiz bizlere gerek hayatımızda olsun ve gerekse devlet hizmetinde olsun önden yürümeyin, geride de kalmayın demişlerdir. Çünkü önden gidenler çarpılır, arkada kalanlar da hep aç kurtlara yem olurlar. Demişlerdi ki biz evlatlar öyle kolay, kolay nasihat dinlemezken nedense Nasrettin Hocanın tam köprününortasında oğluna evladım eşeğin yükü olan un çuvalını dereye yık deyince oğlu çok duygulanarak sevgili babacığım ömrümde hiçbir nasihatine mazhar olamamıştım ama bu emrini zevkle yerine getireceğim sadedinden bizler öyle kolay, kolay laf dinlemezken nedense her halde işimize gelmiş olacak ki bu nasihati fazlasıyla icra eyleyip sonunda herkes sıfır sıfır rizikolu olup haydin öyleyse kim yellendi, yetim yellendi demeye devam eylemeye azmü cezmü kast ettik. Fakat bilmeyiz ki koca sultan III. Mustafa'nın üç eserinin en muhteşemini bir yellenmeye binaen kaybedip Laleli Babaya atfettiğini, öyle yellenme deyip de geçmemek gerekir. Tarihte her yellenmeye bir köy feda eden marazlar vaki olmuştur. Belki de size zorlama gibi gelecek ama bana hiç de zorlama falan gelmeyip şu fani dünyanın çeşitli yellenmeler nevinin bir türü olsa gerektir. Kanuni Sultan Süleyman'ın Şehzade Mustafa'yı haklatması ve encamında öyle bir peşimanlık ki onun o mübarek başına hürmeten önceleri kendi adına inşa ettirdiği söylenen mabedin Şehzadebaşı şeklinde tesmiye edilip yeni bir Süleymaniye eserinin tekrarlanması hadisesi aslında hayat bir küll olarak yel, yel almak, yel vermek, yellenmek ve de yellenmekten öteye gidilememenin girift ama o kadar da edna ve de içinden bir türlü çıkılamayan ancak onun şerrinden emin olabilmenin, onu yaradana sığınmaktan başka çaresinin olmaması realitesi mucibince Sevgili Efendimizin Yüce Çalaba beni bana bırakma yakarışında mündemiç bir reçete. Kısa yoldan bu ahvale girebilenlere ne mutlu, gerisi hep muamma.
Evet, hal bu ahval bu; bu dünyada her ziruha yetecek kadar arpa da, saman da, su da mevcut amma velâkin bu tarakta bez olmayınca yapılacak bir şey yok. Herkes encamını kendisi hazırlayacak.
Şu kısacık ama bir o kadar da uzun, neredeyse yarım asırlık ömrümde her türlü zuhurat vaki oldu. Yalancılara da şahit oldum, iftiracılara da şahit oldum, kul hakkı gasp edenlere de çok şahit oldum. Ama kromastır örneğinde görüldüğü gibi yalan, dolan, iftira, eşel mobil tezvirat ve de kul hakkını sanki kendi hakkıymış gibi gasp edip, buna engel olup özgürlüğünü korumaya çalışanları mahkemelere gaspçı diye, hakaretkar diye şekva eyleyip, iddiasında mağlup olduğunu görünce de eyvah, eyvah müfteri var deyip belden aşağısına vurmaya ömrümün seyrinde vallahi, hemde billahi ilk defa şahit olmaktayım. Hey yüce kudret bu ne ahval münafıkların bile içine düşemeyecekleri bir ednaiyetle karşı karşıya kalınmışlık, ama yeni, yeni anlamaya başladım bu ızdırabın kriminolojisini. Zirde ve zeylde müşahede edildiği veçhesiyle bir ömrün yalanla istimal ve de ikmal edilişi neticesinde bütün hesapların tutturulup yalancılık imparatorluğunun verdiği getirilerinin ekilmiş tohumların vakti zamanının gelip çatıp acı meyvelerini ikram etmesinin mukadderatın tabii bir seyri süluku olduğunu, her kemalin mutlaka bir zevalinin mukadder olduğunun unutulmaması gerektiğinin mutlaka altının çizilmesi gerektiği kanaati takdirullahın yüce cilvesi mucibince artık ifsat imparatorluğunun tabii seyri olan çöküş takdirinin önüne kimse geçemez. Tek çaremiz kaldı geriye. Daha emaneti teslim etmeden zararın neresinde olursa olsun tövbe estağfirullah ve mümkünse kula hakkını teslim. Ne demişti rahmetli Sultanı Şuara Üstad Necip Fazıl Kısakürek, aslında uzun kürek ama sırf tevazudan mütevellit olsa gerektir kendisine nakısa atfettirmiş mübarek insan. Aksi takdirde onun başta kalemi, imanı ve de cümle aza ve cevarihleri çok hem de çok uzundu.
"Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak".
Bu deni hayat üslubunun sizi götürebilecek hiçbir mecrası mevzuubahis olamaz. Vesselam!



Yazı Tarihi : 30 Ocak 2011 Pazar
Bu yazı 74 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Bu köşe yazısına yapılan yorumlar

Bu yazıya hiç yorum yapılmamış.
Online Ziyaretçiler
-