Teşarşur, şırıldamak, şarıl şarıl akmaktan galat; şelaleden tutun da en ufak su kaynağının çıkardığı su sesine kadar olan münderecatı havi bir ahval. Gerçi tarihimizde su sesiyle çeşitli emrazın tedavi edilmesi meyanında kullanılan metaın su olması hasebiyle su medeniyetinden tutun da Hz. Kur'an'ın ifadesiyle "Biz bütün canlılara sudan hayat verdik" gerçeğini irdeleyecek olursak bütün ins, ecinniyat, hayvanat, nebatat ve hatta hiç alakası olmadığını zannettiğimiz gayri ziruh bile suyla neşet etmektedir. Mesela sinemize çektiğimiz havanın bile ayarını nemlendirilerek verildiğini unutmamamız gerekir. Su denilince pek tabiidir ki, henüz istimal edilmeyip kendi mecrasında akan veya bulunan Tahir suyla biz mahlukatla hemhal olmaktan mütevellit atık su vaziyetine dönüşen sulardan bahsetmek gerekirse belki makro anlamda fabrika veya devasa bir otelin temiz olarak aldığı o güzelim suları bünyesinde kullandırdıktan sonra nasıl atık vaziyete dönüştürdüğünü düşünecek olursak aslında bu ahvalin en eski ve de basit sahibi olarak da hayvanları ve biz insanatı unutmamak gerekir kanaatindeyim.
Biz ziruhun ihtiyacı olan yegane hayat verici suyu kendine dahil eyleyip ondaki ihtiyacı olan özellikleri süzdükten sonra fazlasını bir şekilde dışarıya aksettirmiyor muyuz? Bu işlemede su devridaimi ifadesi kullanılıyor. Sırasıyla hava, su ve de gıdalar yaşayabilmemizin ana unsurları. Bu temel ihtiyaçlar temin edildikten sonra insanı, gerek diğer canlılardan ve de hayvanatta ayıran yegane özelliklerin, moral değerlerin ve müteselsilen inanç ve de ideolojilerin olduğu tartışılmaz tespitlerdir.
Bizler birer ziyruh mensubiyetine haiz fertler olarak hayatımızın raptu zapt altına alınarak anomiden münezzeh olabilmesi her şeyin tabii ve zorlayıcı olmayan kurallarla tezyin edilebilmesi için gerek kültürel ve gerekse inançlarımızdan süzülerek medeniyetleştirilen adap, usul, erkan babından hayatımızın başlangıç noktasından ölümümüze kadar lakayt kalamayacağımız, ahlaki normlara riayet etmemiz sadedinden her şeyimizi sıkı sıkıya kurallaştırmışızdır. Bunların, en basit gibi görünse de en önemlilerinden olan yeme, içme, beslenme, giyinme ve içtimai tesanüt gibi ahvallerimize ihtimam gösteririz. Bu ihtimamlar devletle milletin imtizacı gücü kudreti nispetinde bazen yerli ve de milli seyir gösterirken zaaf zaman ve mekanlarında da kendisinde güç kudret vehmedilen temayüller gösterdiği de kaçınılmaz olarak hep kendisini göstermiştir.
Bu tespitlerimiz muvacehesinde en basit ama, bizi, inanç modeli ve millet bazında yeryüzündeki diğer insanlardan ayıran özelliğin taharet, yani temizlik ki hem necasetten, hem taharetten ve hem de bir çağdaş dünya insanı olarak karşınızdakileri rahatsız etmeyecek bir uyum bazında temizlik, tertip ve de düzen buna örnek olması bakımından Hz. Peygamber üstü başı dağınık saçları taranmamış birisine "kendinize çeki düzen verin" diye ikazda bulunduğu gerçeğidir.
Evet, çok basit gibi gelecek ama, bizim kültürümüzde küçük abdestin bile kurallara bağlandığını herkes bilir ve aynı minval üzere ihtiyacını giderir. Ancak zaman, zaman ara dönemlerin verdiği zafiyetler mucibince bu en basit zannedilen kuralların bile istismar edildiğini görmemek mümkün değildir. Binaenaleyh bir zevatı kiram, günlerden birgün kıbleye karşı teşarşür etmektedir. Bu adamcağıza başka sebeplerden dolayı buğz ve kin besleyen birisi, sanki sureti haktanmış gibi takılarak "hey hemşerim kıbleye karşı teşarşur eyleme" der. Zavallı adam hemen kendisine çeki düzen vererek kuzeye doğru teşarşur etmeye başlar. Adamcağızı yine rahatsız ederek, "yahu kıbleye arkanı dönerek teşarşur edilmez" denilince adamcağız bu defa doğuya karşı teşarşurunu sürdürmeye tam çalışacakken yine bağrışmalar "hey hemşerim güneş dünyaya hayat veriyor, ona da saygısızlık yapamazsın" ifadesi adamcağızı bu defa batıya doğru teşarşurunu yapacakken de güneşin battığı yere de saygısızlık yapamazsın denilince adamcağız sırtüstü yatarak havaya karşı teşarşura tam tevessül edecekken yine bağırışmalar "gökyüzüne, semavat ehline de saygısızlığın adaba mugayir olacağı" seslendirilince artık son alternatif olan yüz üstü yatıp yere teşarşur etmeye tam gayret edilirken de "hey hemşerim biz bütün canlılar topraktan halk edildik, hem toprak bizi besler, ona da haşa saygısızlık yaparak teşarşurunu bırakamazsın denilince adamcağız ellerini yüce çalabına kaldırarak artık yeryüzünde yaşamanın imkan dahilinden çıktığını ve emanetini teslim almasını niyaz ve duası bize İmamı Azam'ın zindandayken ibadet edecek nezih bir mekan bulamamasından mütevellit Tanrının artık ruhunu kabzetmesini, çünkü insin ve de ecinniyatın yegane yaratılış maksadının Yüce Kitapta belirtildiği gibi mabudunu zikretmesi hadisesine raci oluşunu bilvesile bu imkanın ortadan kaldırılmış olmasının bile sadece hayatın zevali için yeterli sebep olduğunu hatırlatmaktadır.
Neticeten devlet mekanizmalarının taşlarının yerinden oynadığı zamanlarda en mühim insanların bile kendilerinin başının çaresine bakmaları zaviyesinden yeni mahfillerde yani, endamla meşgul olduklarında şüphe yoktur. Aynı minval üzere Osmanlıdan bir misal verecek olursak, önceleri devletin kudretli olduğu yıllarda özenti duyulacak hiçbir medeniyet vaki değilken hiçbir problem yoktur. Ancak Osmanlının zevali dönemine tekabül eden kişilerde dışa göz kırpma hadisatı mevzuubahis olup bunlardan Şeyhülislam Musa Kazım için söylenenleri nakledecek olursak meramımızı ifade etmiş oluruz kanaatindeyiz.
"Mason olduğuna dair söylentilerden büyük üzüntü duyan Musa Kazım Efendi, konuyla ilgili olarak 14 Kasım 1911 tarihinde şu beyannameyi yayımlamıştır:
"Hususi ahvâlimden bahsetmek, meslek ve meşrebime dâir izahât vermek, dünyada hoşlanmadığım ahvâlden ise de hâiz olduğum makâmın ulviyeti itibariyle, bana vuku bulan taarruzlara karşı sukûtu ihtiyar eylemek maslahata muvâfık olamayacağından, bu babda hülâsatan bervechi âtî beyânı hâle mecbûriyet hâsıl oldu.
Bu âciz, tahminen on iki yaşımda olduğum halde, tarîkat-ı aliye-i ilmiyeye sâlik oldum. Allah'ın inâyetiyle o zamandan bu âna gelinceye kadar bütün ahvâl ve ef'âlimi o meslek-i âlînin mukteziyâtına tevfik etmeğe gücümyettiği kadar çalıştım.
Uzun senelerden beri dış temizliğe itinâda berdevam olduğum gibi, sâliki bulunduğum Nakşibendî tarikatının bu abd-i âcize bahşetmiş olduğu mânevî feyizler sayesinde hâsıl eylediğim kalb temizliği ve ruh sâfiyetini, beşer kederlerinden muhafazaya dikkat eylemekteyim. Allah'ın inâyetiyle gerekli ilimleri hakkıyla tahsil ve bu bilgileri câmi-i şeriflerle, yüksek ve orta mekteplerde talim ettiğim gibi, tefsir ve tasavvuf ilimleriyle çok uğraşarak bu sayede Kur'ân-ı Kerîm'in on cüzüne ait olan ve henüz basılmamış bulunan takrîben üç bin sahifelik bir tefsîr-i şerîf de vücuda getirdim. Dînî gerçeklere ait bir hayli tasavvufî eserler tedris ve tercümesine muvaffak olarak, bu sebeple lehü'l-hamd ve'l-minne nice dînî inceliklere ve Kur'ân'ın esrarına kesb-i vukufla, İslâmiyet'in üstünde veya ona eşit hiçbir meslek, hiçbir mezhep bulunmak ihtimali olmadığına, şühûd derecesinde vicdânî kanaat hâsıl ettim. Bununla bihakkın iftihar etmekteyim. Allah'ın lütfu ile edindiğim şu dînî hakikatler ve Muhammedî feyizler sâyesindedir ki, biçok senelerden beri İslâmiyet'in ulviyetini bütün cihana karşı bihakkın isbata çalıştım.
Binâenaleyh, İslâm dinine muhâlif olub bana isnat olunan bir mezhep veya mesleği kemâl-i şiddetle reddeder ve memleketin selâmeti ve diyânetin sıyâneti nâmına, bu gibi tesvîlâta (aldatmalara) aslâ ehemmiyet vermemelerini ve o gibi bâtılları bütün kalbleriyle, lisanlariyle red eylemelerini bütün İslâm ahâliye tavsiye eyler ve bu beyannâmeyi neşirden maksat, mevkii muhafaza olmayıp, hem bütün halkı dûçâr oldukları yanlış düşünceden, hem de gerek bu âcizlerin yerine gelecek zâta ve gerek sâir mevki-i iktidarda bulunacak devlet büyüklerine isnat olunacak bu gibi merdut ve menfur sözlere aslâ kulak asılmamasının kat'î sûrette lüzûmunu, çünkü selâmet-i din ve dünyanın ancak bu noktada bulunduğunu hâlisâne ihtâr eylerim."
Biz, Musa Kazım Efendi'nin, şahsıyla ilgili ileri sürülen çeşitli iddialara verdiği bu cevabı esas alıyor ve Mecelle md. 8. "Berâet-i zimmet asıldır", md. 76. "Beyyine müddeî için ve yemin münkir üzerinedir (Delil davacıya, yemin davalıya gerekir)"genel hukuk kurallarından hareketle, Musa Kazım Efendi'nin mason olmadığına ve bu iddianın onun siyasi rakipleri tarafından yapılmış bir iftira olduğu.."(Külliyât, sh.24-25)
Belli bir gelenekten gelenleri tasnif dışı tutacak olursak kökü, geleneği olmayıp sonradan görmüşlerin yapamayacakları melanetleri düşünmek bile istemiyoruz.
Günümüzde hazmedilmeksizin atlanan sınıfların varmış olduğu sorumlulukların düşünülmesini bile bir tarafa bırakalım daha düne kadar kovaladığı boz eşeğin karaçalının dibinde kendisini beklediği zehabına kapılabilecek zevata maazallah demekten başka bir şey söyleyemeyeceğiz vesselam.
Yazı Tarihi : 22 Ocak 2011 Cumartesi
Bu yazı 71 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.
Bu köşe yazısına yapılan yorumlar