İt anırınca
Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi
Belki inanmayacaksınız ama yine de, bizden zapturapt etmek gereği hasıl oldu. Geçenlerde kadim dostum Galip Ağabeyin davetleri üzerine çiftliğine gittik; gittik ama bir de ne görelim kapıda nesebi gayri sahih bir it anırarak karşıladı. Meğer Galip Bey yıllardan beridir özel bir itina ile beslediği bu iti herhangi bir sansasyona mahal vermemek için hep çiftlik evinin ahırına hapsedermiş. Çünkü Anadolu'muzda hep böyle aykırı vakalarla karşılaşılınca yanlış yorumlar yapılarak kıyamet alameti diye değerlendire gelirler. Galip Bey çok hassas bir insan olduğundan kimsenin gündemine aykırılıkların girmesine vesile olmaktan hep imtina etmiştir. Ancak bizim Galip Beyle dostu mahsusatımız sadedinden bu sırrı paylaştıktan sonra izin alarak kamuoyuyla paylaşmanın çok yararlı olacağı kanaati ağır basınca yazmaya gayret ediyorum.
Bizim eski büyüklerimizin meşhur bir ifadesi vardır. Derlerdi ki "Evladım eskiden hayır zamanıydı. Her şey kendi mecrası içerisinde işler, her şeyin bir kuralı, bir zamanı ve de zemini vardı" derlerdi.
Bütün meyveler kendi mevsiminde yetiştirilir ve kendi mevsiminde, o güzelim rayihalarıyla tüketilirdi. Yine bütün sebzeler kendi mevsiminde üretilip tüketilirdi. Belki bütün meyve ve de sebzelerin öyle bugünkü gibi adeta karşısındakini aldatırcasına albenileri ve hormondan mütevellit daha heybetli olmaları mevzubahis değildi. Ama bücür de görünseler onlar kendi asli hüviyetlerini ifa etmenin verdiği bilinç ile hem tezavvuk ve hem de sadra şifa sadedinden başta insanata, bilahare hayvanata ve de nebatata hizmetten başka hiç bir endişeleri yoktu.
O zamanlar ithalat ve de ihracat diye bir şey de yoktu. Her coğrafyada üretilenle iktifa edilir, üretilenle muamelatta bulunulurdu. Eskiden kışın ortasında İran'dan kavun, karpuz ve de patlıcan getirtilmez, hele, hele muz, ananasgillerden olan sıcak coğrafyaların yetiştirdiği meyveleri ancak resimlerde görebilirdiniz. Bırakın yurt dışından ithalatı, Türkiye'nin bir başka bölgesinde üretilen bir üründen bile haberiniz olmazdı. Vakti zamanında Adıyaman'ın Eskisaray Mahallesinin Bir Aralık İlkokulu ki, ismini o tarihte Adıyaman'ın 1954'te Sakarya'yla birlikte aynı kanunla il olmasından almaktadır. Bu mektepte okurken rahmetli öğretmenimiz Ali Taştan Beyin bize hamsiyi anlatmasını hiç ama hiç unutamıyorum. Bir elinde tebeşir karatahtaya küçücük bir balık resmi çizmeye çalışırken öbür elinde de dolma kalemini göstererek bakın çocuklar Karadeniz'de üreyen bir balık çeşidi var ki adına hamsi diyorlar. İşte şu gördüğünüz kalemden bile küçücük. Onu tutuyorsunuz, başını koparıp parmağınızla içini de temizleyip pişiriyorsunuz. Ben Rize'de askerken bir defa yemiştim. Çok lezzetli bir balık diye tanımlamaya çalışıyordu. Ama nafile anlamamıza imkan ve de ihtimal yoktu. Çünkü biz o zamana kadar Fırat nehrinden yakaladığımız o devasa sazanlardan ki tanesi 100- 150 kiloluk balıkların satırla parçalanıp satıldığına hep şahit olmuştuk. O küçücük kalem gibi hamsilerin teker, teker temizlenip ve de teker, teker pişirilip afiyetle yenilebileceğine bir türlü akıl erdiremezdik; ta ki bu bölgelere gelip hamsiyle tanışana kadar. Şimdilerde tam mevsimiyken sırası da gelmişken, Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinden mülhem olarak hamsiden birazcık malumat vermeye çalışalım. Hamsi Arapçada hamsin rakamından türetilmiştir. Elli anlamını yüklenmiş olup böyle ifade edilmesinin sebebi hikmetine gelince de hamsi soğuklar başlayınca yağlanmaya başlayıp en ideali olan bu elli gün içerisinde tüketilmesinin en makul olması hasebiyle bu şekilde tesmiye edilmiş olup bilahare bütün kelime ve ifadelerin yöresel ağızlara mütenasip bir ahval almasına raci olarak hamsi ifadesine büründürülmüştür. Bilindiği üzere her balığın bir mevsimi söz konusudur. Bu dönemi geçince de aynı balığı tüketebilsek de aynı lezzeti almamız mevzubahis değildir.
Evet, eskiden her balık kendi mevsiminde yenirdi, her meyve kendi mevsiminde tüketilir ve yine her sebze kendi mevsiminde istimal edilirdi. Vaktaki teknoloji önce buzdolaplarını ve bilahare de derin dondurucularını icat edince görünürde insanoğlunun bütün istek ve arzularına cevap verildiği düşünülürken bir de bakıldı ki insanoğlunun bir bakıma altı oyulmuş da haberimiz olmamış.
Evet, demek ki her şeyin en ideali kendi mecrasında, kendi zamanında, kendi zemininde, kendisiyle mütenasip, kendisiyle barışık, en ufak bir zorlamanın bile düşünülmediği, her mahlukatın sadece ve sadece kendisine tavzif edilen şekliyle kalıp, kendisi üzerine farz olmayanla iştigal etmeyip, kendisinin yaratılışına mütenasip olmayanla iştigal etmemektir. Necatın en hayırlısı işi birazcık olsun tafsilatlandıracak olursak eskiden eğer birilerinin mevsimi dışında rüyasında bile hıyar yediğini göreni pek de hayra yorulamazken öyle bir zamana geldik ki senenin on iki ayı hıyar yiye, yiye hıyarlaştık dersek beni anlayabileceğinizi ümit ediyorum. Demek ki en basit sebzelerden biri olan hıyarın bile eskiden belli bir zamanı, zemini ve bir çeşit tüketim haritası mevzubahis iken birazcık imkanını bulanların yılın her mevsiminin, her öğününde dünyanın her bir yanından getirtilen hormonlu enva-i çeşit mekulat ve de meşrubat bir taraftan sağlığımızı tehdit ederken öbür taraftan da bizlerin padişahların bile bulamadıkları sofralara muhatap olmaktan naşi hem şirazeden çıkarıyor ve hem de zıvanadan.
Şimdi gel gelelim bizim anıran ite. Her şey asaletini yitirdi. Her şeyin değişik versiyonları dışarıdan bizleri kuşatıp istila etti. Eskiden fahişelerimiz bile yerli ve de milli iken mübarek ramazan ve de kandil gecelerine hürmeten çalışmaz ve yakın tarihimizde İstanbul'a gelen ABD'li askerlerin koynuna girmeyi vatanına yapılabilecek bir ihanet olarak kabul ederken ne oldu da bize bu kadar açılım, bize hıyar dışarıdan gelir, bize fahişe dışarıdan gelir, kavun dışarıdan, karpuz dışarıdan, envai çeşit meyve, sebze, hayvansal gıda, tahıl v.s. bizim coğrafyamızda en kalitelisi yetiştirilebildiği halde sırf birkaç kuruş daha ucuz olsun diye dışa bağımlılık ve bilahare halkımız tembelliğe alışınca da fiyatların alabildiğine yukarı fırlatılarak ahvalde fakru zaruret.
Velhasıl bu kadar serencamdan sonra sıra bizim Galip Beyin anıran itine gelelim.
Galip Beyin ve de benim aslında inanmadığımız tenasüh inancına göre anıran it, bu dünyaya bir evvelki gelişinde filozof olup yaptığı itliklere binaen itleştirildiği şeklindedir.
Eskiden itlerimiz de homojen bir yapıya sahipti. Bütün itler yerli ve de milliydi. Ama kendi aralarında asaletleri var idi. Bunların en asili de şüphe yok ki kangal cinsi idi. Diğer ufak tefek cinsler meyanında bir de sağar sokak köpeği olup çok dengesizdir. Bu it yerli yersiz olarak havlamasından ötürü sürüsünü koruyacağına kurtları sürüye hep musallat edermiş. Ama bu anıran it çok farklı bir vaka. Selahattin Özyurt Hocanın dediğine göre eskiden karganın sesi çok güzelmiş. Ama o hep bülbüle özenti duyup onun gibi ötmeye çalışınca ne bülbül gibi ötebilmiş ne de eski ötüşünü muhafaza edebilmiş. Neticede ortaya garabet bir ötüş çıkmış. İşte aynı minval üzere de Galip Beyin anıran iti çiftlikte özel ihtimam gören cins Kıbrıs Eşeği'ni hep taklit ede, ede pek kaliteli olmasa da zayıf bir rast makamıyla detone anırmaya alışmış alışmasına ama ne var ki havlamayı unutan bu it ayıp olmasın ve diğer itlerin de ahlakını bozmasın diye hep çiftlik kampüsünde hapsolunur.
Neticeten Hak Teala'dan yegane tezarruatım memleketimin bütün mahlukatının kendi yaratılış maksatlarıyla mütenasip olarak lisanı halleriyle hallenip başkasının birer kötü taklidi olmaktansa kendilerinin asil birer mümessili olmaları sadedinden memleketimin bütün itlerinin ağız tadıyla zamanında ve de ölçüsünde havlayıp devşirme itler olan doberman, buldog, alman veya rus kurt bozuntularının taklidi olmaktan kurtulmalarını, yine eşeklerimizin rast makamıyla anırtılarını, kuşlarımızın ötmelerini, insanlarımızın da insan gibi konuşarak anlaşmaları temennisiyle iştigal ederken kedilerin başlarının ağrıdığında yeşil ot yediklerine hep şahit olmuşumdur. Ancak itlerin ot yediklerine hiç ama hiç şahit olmadığımız gibi bugüne kadar duymuş da değildim. Yine Galip Boztoprak Bey Ağabeyimizin tespitlerine göre havlama özelliğini kaybedip inadına, inadına anırtı yapan bu meşhur itin beyninde ödem oluşması endişesiyle envai çeşit yaş ve de kuru otlar devşirerek istimal ettiğini de sizlerle paylaşmak istiyorum. Vesselam.
Yazı Tarihi : 27 Nisan 2009 Pazartesi
Bu yazı 292 kere okudu
YASAL UYARI: Bu sayfada yayınlanan yazı, yazarın kendine ait görüşleridir. Yazılan yazıdan ve yorumlardan medyabar.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Haber portalımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayınlanmaktadır. Yayınlanan fotoğrafların yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, önceden yazılı izin gerektirir. Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.