MEDYATİK GÜNDEM...

Zihni Açba

Zihni Açba
Gerek iç politika gerekse dış politikada fazlasıyla ilginç ve anlaşılmaz bir yoğunluk yaşıyor ülkemiz.
Geçtiğimiz ay Sayın Başbakan'ın Yunanistan'a yaptığı gezinin ardından, ulusal ve yerel gazete ve televizyonlarımızın büyük bir kısmında, öylesine ilginç haber ve yorumlar yer aldı ki; okuyan ve izleyenler, "Artık Türkiye'nin Yunanistan diye bir sıkıntısı yok.
Sayın Erdoğan gitti ve halletti geldi" demekten kendilerini alamadılar. Aramızdaki sorunlar öylesine tereyağından kıl çekercesine halledilmişti ki; artık Yunanistan'ın, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde tehlike olarak yer almasına bile gerek yoktu.
Ne "Kıta Sahanlığı" meselemiz kalmıştı ne de "Adalar ve kara sularının 12 mile çıkartılması" problemimiz vardı artık.

Medyada pompalanan bu bayram havasına rağmen, ne Sayın Başbakan'ın ne de herhangi bir hükümet sözcüsünün konuya dair kamuoyuna bir açıklama yapmaması, dikkat çekici gelmişti bana.
Mevcut iktidarın, medyayı el altından nasıl kullandığını az çok bildiğim için, "Bakalım ne çıkacak altından" diye beklemeye başladım. Çok geçmeden, Yunanlı yetkililerin açıklamalarıyla iş ortaya çıktı. Açıklama çok net; "Türkiye 12 mili kabul etmezse, Avrupa Birliği üyelik müzakereleri 2011'de sona erer!" diyordu Yunanistan. Ardından, Akdeniz'de Kıbrıs'a 30 mil kadar mesafede çok büyük doğalgaz rezervlerinin tespit edildiğine dair açıklamaları da okuyunca, mesele daha net anlaşılır hale gelmiştir bizim için. Sanki Yunanistan'a; "Biz senin için sorun teşkil etmeyiz komşu. Sen bildiğin gibi çal ve oyna" deyip de gelmişiz gibi geliyor bana.

Ardından Portekiz'de yapılan NATO toplantısı oturuverdi gündemimize. Tabii görüşmelerin asli gündem maddesi olan "Füze Kalkanı" meselesi de halkımızın temel gündem maddesi oldu.
NATO üyesi 28 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı bu NATO zirvesinin, Türkiye açısından en önemli kararı, Avrupa'yı kapsayacak olan füze kalkanı projesinde, Türkiye toprakları üzerinde de bir füze savunma sisteminin kurulacak olmasıdır. Bu konuda Dışişlerimizin ve hükümetimizin izlediği politikayı anlayabilmek ise hayli güç görünüyor.
Neden olduğu anlaşılmaz bir biçimde, zirvenin günler öncesinden "Füze kalkanı projesinde, İran'ın adı tehdit olarak zikredilmesin" diye bir söylem tutturduk. Yıllar öncesinde soğuk savaş dönemlerinde yegâne tehlike olarak görülen Sovyet Rusya'nın bile tehdit olarak görüşmelerde adı zikredilmezken, bugün İran'ın adının zikredilmesinin nasıl bir mantığı olabilirdi ki? Kaldı ki; İran'ın adının zikredileceğini söyleyen kimse de yoktu. Ama herkes biliyordu ki; bu proje dâhilinde Türkiye' de konuşlandırılacak sistemin birinci derecedeki hedefi İran'dır. Sonuç olarak; sevgili medyamızın ve yetkililerimizin, "Türkiye dediğini yaptırdı" diyerek, sonucu bir diplomasi zaferi diye ilan etmesini de anlamakta zorluk çektik. Hele 15 Kasım'da yapılan, füze kalkanının komuta yetkisi ile ilgili "Topraklarımızın genelinde böyle bir şey düşünülüyorsa zaten kesinlikle bu bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil" açıklaması ile; 20 Kasım'da zirvenin sonuçlanmasının ardından yapılan "Şu anda tabii komuta şu ülkededir diye belirlenmiş bir şey söz konusu değil. Fakat biz tamamıyla NATO'da olması gerektiğini söyledik ve bunu savunduk" şeklindeki açıklamaların aynı ağızdan yapıldığını hatırlayınca, bahse konu diplomasi zaferini anlamakta daha da zorlandık.

Henüz, Yunanistan ziyaretinin ve ardından gelen NATO Lizbon zirvesinin sağlıklı bir değerlendirmesini yapmaya fırsat bulamadan, ekranlarımızın ve gazete sayfalarımızın rengi birden değişiverdi. Nasıl bir tesadüftür bilinmez; iktidar her ne zaman bir şeyleri izah güçlüğüne düştüğünde çizgi film kahramanı gibi ortaya çıkan Diyarbakırlı Osman, bu defa da imdada yetişiverdi. Bütün TV kanallarının flaş haber, bütün gazetelerin de manşet haberi oluverdi "Diyarbakırlı Osman- İmralı'lı Apo" polemiği. Köy kahvelerinde vatandaşlar arasında iddialara bile tutuşuldu "Apo, Osman'ı öldürtür veya Osman, Apo'yu harcar" diyerek. Sahi, ne oldu o polemiğin sonucu bileniniz var mı?
Sanırım kimsenin bu yazdıklarımızla ilgisi olmadı geçtiğimiz hafta. Herkesin, geçen haftayı dün (28 Kasım 2010) yapılan KPSS sınavının hilesiz, kopyasız ve adil bir sınav olması için dua etmekle geçirdiği kanaatindeyim. İnşallah dualar kabul olunmuştur ve bu sınavlar da yeni bir sansasyonel gündem malzemesi olmaz. Çünkü; böylesine dalgalı bir gündeme ayak uydurmaya çalışmaktan, toplumsal normlarımız değişmeye başladı. Hassasiyetlerimizi yitirip yalanı, dolanı, talanı normal sayar hale geldik.
Bilmeliyiz ki; sorunlar, yok saymakla veya görmezden gelinmekle yok olmaz…



Yazı Tarihi : 02 Aralık 2010 Perşembe
Bu yazı 176 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Bu köşe yazısına yapılan yorumlar

Bu yazıya hiç yorum yapılmamış.
Online Ziyaretçiler
-