 |
Fahri Tuna
|
ADAPAZARI MAHALLE KÜLTÜRÜ
Aynalıkavak Yazıları / Fahri Tuna
ADAPAZARI MAHALLE KÜLTÜRÜ
Eskiden ülkeler şehirlerden, şehirler mahallelerden, mahalleler sokaklardan, sokaklar evlerden, evler şahıslardan oluşurdu.
Eskiden, yani tarihte. Milat zamanında, Roma'da, Bizans'ta, Selçuklu'da, Osmanlı'da filan değil. Yakın zamana kadar, 1990'a, yirmi yıl öncesine kadar böyleydi. Kimliğiniz ad soyadınızdan ibâret değildi sadece.
Adapazarı'nın nüfusunun 50 bin, hadi bilemediniz yetmiş beş bin olduğu yıllarda; asırların getirdiği Adapazarı kanaatleri hakimdi şehirde: "Yenicamili" iseniz "Teksaslı"ydınız mesela, biraz da "belalıydınız" yani, ya Boşnak ya Arnavut'tunuz; bileğiniz kuvvetli demekti. Tatar'sanız daha uysaldınız örneğin.
"Karaağaçdibi"li iseniz otomatikman yeriniz belliydi; "Yenicami'nin rakibi"ydiniz; belaya siz de hazır olmalıydınız. Milliyetiniz Manav veya Muhacirdi. "Hasırcılarlı"ysanız Abhaz olma ihtimaliniz yüksekti.
"Kuyudibili" veya "Karakalpaklı" iseniz "Karadenizli"ydiniz, "eliniz tetikte, silahınız belde" bilinirdiniz.
"Serdivanlı"ysanız "Selanik" veya "Kocacık Muhaciri"ydiniz. İşine bakan, uysal, kavgasız gürültüsüz birisiniz demekti.
TUTTUĞUNUZ TAKIM SİZİ ELE VERİRDİ
1925 Adapazarı doğumlu Hüsnü Gürsel ile 1927 Adapazarı doğumlu Ekrem Karaberberoğlu'nun bize naklettiklerine göre; 1940-50-60'ların Adapazarı'nda tuttuğunuz takım sizin kimliğinizi ele verirdi zaten.
"Yenihilal" (sonraları Yıldırımspor) taraftarıysanız Yenicamili'ydiniz; Kuvvetle muhtemel Boşnak'tınız, veya Arnavut'tunuz. "Gençlerbirliği" taraftarıysanız Karaağaçdibili'siniz, ya Rumeli Muhaciri ya da Manavsınız.
İdmanyurdu taraftarıysanız; Uzunçarşı ve çevresinde işyeriniz var demektir; "Merkez"densiniz; ya eşraf ya da yakını olmalısınız. "Güneşsporlu" iseniz, eşrafın "Halk Partili" kanadından, Cevat Adapazarlı sempatizanlarından kabul edilirdiniz.
GAYRI FEDERE TAKIMLAR CÜMBÜŞÜ
O zamanlar herkes mahallesiyle gurur duyar, bu gururu çocuklarına miras olarak devrederdi. Bu "sevgi" ve "gurur"u oluşturan başlıca sebeplerden birisi de her mahallede üç beş tanesi yaşatılan gayrı federe futbol kulüplerinin varlığıydı. Örneğin şehrin kuzey mahallelerinde Karaağaç Kartal, Ozanspor, Adil Gençlik, Adagücü, Kuyudibi Savaş, Dağdibi Barbarosspor, Üçyıldız, Şeker İdmanyurdu vardı. Maltepe'de Lamba Ailesinin 4 ferdinin oynadığı "Hilalspor" ile Kömürpazarı'nda "Tak Tak Ramazan"ın "Acar Vefa"sı nasıl unutulabilir. Mahallelerde belli başlı her kahvede bir tabela bulunurdu, merkezi olduğu futbol takımının adının yazılı olduğu... İnanın o günün Adapazarı'nda en az 100 (sayıyla yüz) kulüp vardı böyle. 27 mahallede en az yüz takım. Erenler, Karaaptiler yan sahası, Taşlık, Karaköy, Budaklar, Karakamış, Serdivan sahalarında her Pazar en az beşer maç oynanırdı.
1990'lara kadar hayatiyetlerini sürdüren ve yüzlerce mahallelinin hem spor yaptığı, hem de mahallelilik duygusunu doya doya yaşadığı/yaşattığı takımlardı bunlar. Örneğin ben "Adapazarı sevgi"min dörtte birinin, Adagücü'nün kırmızı-beyazlı formasını yıllarca taşımış olmaktan geldiğine inananlardanım.
MEYDAN MUHAEREBELERİ BİLE VARDI
Bu satırların yazarının gençliğinde; yani 1975-85 arası mahallelilik kültürünün yavaş yavaş erise de hala yaşandığı yıllardı. Maça (elbette Sakaryaspor'un maçına, şüpheniz mi var), sinemaya en az yirmi genç birlikte gidilirdi. Hangi filmlere gidildiğini sormayın: Tabii ki Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, Bruce Lee'nin başrol oynadığı kavga filmlerine. Sonra? Sonra da filmde gördüklerini komşu mahalle gençleriyle "ucuz sebepli" kavgalar çıkartarak, ilk fırsatta deneme girişimleri. Ozanlar – Şeker Mahalle Meydan Muharebeleri hâlâ hafızamdadır. Ekrem Karaberberoğlu'ndan ise 1950'lerin Teksas – Manastır yani Yenicami – Karaağaçdibi Meydan Muharebeleri hikâyelerini çok dinlemişliğim vardır. Mahallenin namusu ve mahallenin sınırlarını korumak, ülkenin onuru ve sınırlarını korumadan sonraki en önemli "sorumluluk" sayılırdı o zamanlar.
FAKİRE, YETİME, DULA YARDIM
Her mahallenin fakiri de olurdu zengini de. Adapazarı'nda daha çok "orta halli"ler çoğunluktu her zaman.
Fakire de "orta halliymiş" muamelesi yapılırdı. Hayat standardı pek yüksek olmadığından, bir değişik ifade ile teknolojik alet edevat zaten pek yaygın olmadığından, orta hallilerle fakirler arasında öyle ciddi bir yaşayış farkı da yok; suyu herkes mahalle çeşmesinden alıyor, evlerde çamaşır makinesi, televizyon siftah etmemiş daha.
Dulu, yetimi, öksüzü de olurdu mahallelerin.
Zenginler, her mahalledeki "delikanlıbaşı" öncülüğünde "delikanlı örgütü" aracılığıyla, onları yakından takip eder, erzakı gönderilir, çoluk çocuğu okutulur, gerektiğinde iş verilirdi.
Herkes herkesi tanır, herkes herkesi bilir, herkes herkesi göz ucuyla takip eder, çaktırmadan kollardı.
LAKAPSIZ AİLE, KİŞİ AZ OLURDU
Herkes hem "birey"di mahallede hem "aile"; zaten mahalle de, kocaman bir aile demekti. O nedenle lakapları vardı herkesin, ya bireysel, ya aile. Sözgelimi Ozanlar'da "Karaosmanlar", "Nalbantoğulları", "Alkanlar", "Tahir Hocalar", "Kör Mehmetler", "Civelekler", "Kulaksızlar", "Kabukçular", "Zahmanlar" gibi. "Otobüs Necdet", "Laz Bakkal", "Amerikalı Mustafa", "Goca Fehmi", "Civciv Şükrü", "Köylü İbrahim", "Sinir Burhan", "Evlat Necdet", "Parmak Mehmet", "Barbo Kemal", "Karga Turan", "Şembil Nuri", "Şalvar Hasan", "Canavar Orhan" vs.
Kahvehaneler bile lakaplarla bilinirdi o zamanlar: "Barbonun kahvesi", "Çeyreğin kahvesi", "Sakinler kahvesi".
O zamanlar Sakaryaspor'un teknik direktörlerini, futbolcularını ancak lakaplarından tanıyabilirdiniz: "Deli Fiko (Fikret Aldinç)", "Pıçır İsmet (Kahyalı)", "Arap Hasan (Altun)", "Altınkafa Muammer (Adatepe)", "Arap İlhan (Tunçbilek", "P.. Rıfkı (Manavoğlu)".
KOLAY KOLAY BAŞKA MAHALLEYE GİRİLMEZDİ
1990'lara kadar, Adapazarı'nda kolay kolay başka bir mahalleye giremezdiniz. "Her horoz kendi çöplüğünde öter"di zira. Yabancı bir delikanlının (o mahallede oturmayan her kişiye yabancı denilirdi) bir sokaktan iki veya üç kez geçmesi, daha Türkçesi başka mahalleden bir kıza bakıyor olması, mahalle delikanlıları tarafından "namusa el uzatmak" olarak algılanır, yabancı oradan "uzaklaştırılır"dı. Eğer "efendice" uzaklaşmazsa, "darp" edilmek zorunda kalınırdı.
Mahallenin bir kızına "yan gözle bakılması" veya mahalleden bir kızın "takip edildiği rahatsızlığını" belirtmesi, o mahalle gençleri arasında "harekete geçmek için" yeter artardı bile.
Bu tür küçük çatışmaların mahalleleri birbirinden ayıran "cadde"lerde meydan muharebelerine dönüşmesi de kaçınılmaz olurdu bazen. O nedenle evlilikler "flörtle" değil, "görücü" usulüyle olurdu genellikle. İşin daha da ilginci boşanmalar da yok denecek kadar da azdı o zamanlar. Değirmen dergisinin 2009 yılı ilk döneminde yayımlanan konuyla ilgili bir denememi paylaşmak istiyorum.
Ukde / Fahri Tuna
"SEN BİZİM MAHALLEDEN GEÇERSİN!"
25 Ocak.2009
Bir insanı en çok ilgilendiren iki kelime vardır Türkçede; "ben" ve "biz."
Çünkü hayat bu iki kelimenin etrafında dolanır ve donanır; yani bir "sen" varsındır, bir de "siz" yani çevren. Üçüncüsü o kadar önemli değildir "senin" için, zira "onlar"dır onlar.
Yeryüzünde her şey, "ben" ve "biz" etrafında şekillenir.
Çatısında kiremitleri, bacası olan dört duvardan müteşekkil binaya "ev" denir ya; evi "hane"ye dönüştüren dört adet "ben"in "biz"leşmiş hâlidir.
"Ben"ler yan yana gelince önce "aile"yi, sonra "sokağı", ardından "mahalle"yi, sonra "şehri", en sonra da "ülke"yi oluşturur.
Evet; her ülke "biz"leşen "ben"lerden meydana gelir; artık ne kadar "ben"leşmişse…
Okul çıkışı evlerinin önünde iki bayan arkadaşıyla konuşan genç,
"- Bi dakka kardeş!"
sözüyle irkildi. Döndü baktı, bir seksen beş boyunda, filinta gibi, bileği ve yüreği güçlü, yüzü temiz, bakışları öfkeli, düşman askerine "benim yurdumda ne geziyorsun" tavırlı delikanlı konuşmasını sürdürdü,
"- Kimsin, ne arıyosun bu mahallede?"
"- Üniversite öğrencisiyim! Akrabama gelmiştim de…"
"- Akraban kim senin?"
"- Ozan Sokaktaki Kandıralı İsmail."
"- Ha şu bizim Şoför İsmail Ağbi… Bilelim de, yanlışlıkla üzmeyelim seni… "
Mahallenin esas ağbisi pozundaki delikanlıdan "ömür boyu süreli vize"yi de şu sözlerle almayı başarmıştı genç adam:
"- Artık mahallemize serbestçe girip çıkabilirsin!"
"Ağır ağbi" pozlarındaki delikanlı, tespihini sallayarak uzaklaşırken, dayak yemekten kıl payı kurtulan üniversiteli genç de, mahalleli bayanlara sordu:
"- Ustura Kemal kılıklı bu adam da kim?"
"- Delikanlıbaşı Burhan Ağbi!"
Bu bir filmden, veya bir kitaptan alınma bir diyalog değil; 1970'lerin sonlarında bu satırların sahibinin başından geçmiş bir vakadır. "Delikanlıbaşı Burhan Kabukçu", mahallesindeki bütün "biz"leri "ben" saydığı, mahallesindeki herkesin namus ve şerefini "kendi namusu" addettiği, taşını toprağını sokağını ağacını "kendinin" atfettiği için, gördüğü en küçük olumsuzluğa "posta koyma"yı, ezan-bayrak sevgisinin gereği saymış ve durumdan vazife çıkartarak müdahale etmiştir.
Aslında bütün bir Osmanlı-Türk Coğrafyası "milyonlarca Burhan Ağbi" ile doludur ve yedi yüz yılı aşan bu ayakta kalış, biraz da bu misyon ve karizma sayesinde olmuştur.
"Yandi Kumonova,
Tutuşti Preşova,
Prizren içinda,
Halil Beg hovarda"
Yanık bir Rumeli Türküsü, "Prizrenli Halil Ağbi"nin – orada hovardalık bizden farklı anlamdadır – delikanlılığını, mertliğini, bileğinin güçlülüğünü, haksızlıklara posta koyuşunun öyküsünü anlatır.
Rüstemler, Burhanlar, Haliller için "mahalle" bir tiyatro sahnesidir; gerçeğin yaşandığı, gerçeğin yaşatıldığı, gerçeğin göründüğü. O sahnede roller "sahi"dendir, "senaryo icabı" değil. O sahnede "fertler" ortak, "dertler" ortak, "ırklar" ortak, "yurtlar" ortaktır. "Kederde ve tasada ortak" olunur. Du.
"Du";
Çünkü böyle bir mahalle, böyle bir Türkiye, böyle dünya yok artık.
Aziz Nesin Sapanca'daki bir sohbet sırasında kendisine,
"- Sen cennetliksin Aziz Bey, on yedi yetim çocuğu okutuyorsun" diyen Abdullah Çelik'e şu cevabı vermişti:
"- Hocam, ben devlet yatılı okumuş biriyim, gün geldi, devlete borcumu ödemek istedim, baktım ki devlet denilen şey aslında milletmiş, ben de kimsesizleri okutarak millete borcumu ödemeye çalışıyorum!"
Bütün Burhan Ağbiler iyi bilirlerdi ki, mahalle bir vatandı; mahalleyi korudun mu vatanı da korumuşsun demekti, mahalledeki muhtaca el uzattın mı bütün açları doyurmuşsun demekti, garibana göz koyanı engelledin mi bütün kötülükleri engellemişsin demekti. Herkesin mahalleye "vatan borcu" vardı zira.
Mahallenin "sınırları, ahlakı, namusu, edebi" vardı zira.
"Dı";
Çünkü böyle bir mahalle, böyle bir Türkiye, böyle bir dünya yok artık.
Mahalle, "hangi komşunun aç yattığını bilen ve el uzatan" kişilerden oluşan canlı bir organizmaydı.
"İleri gelenler" ileride toplanır, "geri kalanları" geriden ortaya, meydana, hayata çıkarırlardı; yetimleri öksüzleri onlar okutur, dulları onlar doyurur, parasızlıktan evlenemeyenleri onlar evlendirir, damı çökenlerin damını tamir eder, dargınları onlar barıştırırlardı. Bu işi de daha çok "delikanlı örgütü" aracılığıyla yerine getirilerdi.
Mahalle bir "bütün"dü; "canlı"ydı; herkesin birbirinden haber olmasa da, birilerinin herkesten haberi olurdu.
"Du";
Çünkü böyle bir mahalle, böyle bir Türkiye, böyle bir dünya yok artık.
Mahalle bütün "biz"lerin "ben"e dönüştüğü mekânın ortak adıydı.
Şimdilerde sadece "ben" var;
Hiçbir "biz"in yaklaşamadığı, yaklaştırılmadığı.
O nedenle "mahalle" kalktı tedavülden, "kent"ler var, hatta hatta "metropol"ler yaygın şimdi; sokaklarında karmaşanın, kakafoninin kol gezdiği; köşe başlarını soyguncuların, canilerin, tecavüzcülerin tuttuğu metropoller…
Mahalle "amme vicdanı"ydı;
Mahalle "yok" edilince, "amme" de kalmadı, "vicdan" da.
"Dı."
Çünkü böyle bir mahalle, böyle bir Türkiye, böyle bir dünya yok artık.
Kur'an insanı "bazen melekleri aşan", bazen de "hayvandan aşağı" (belhümadal) diye tanımlar.
Mahalle, insanın "hayvanlaşmasına müsaade" etmez, onu "kendi başına bırakmaz"dı.
Zira "biz"ler "ben"leştiği sürece "insan"dınız.
Oysa bugün bütün "biz"ler "siz" oldular.
"Siz"; yani "el", yani "yabancı" yani "başkası",
Yani "zarar verilebilir", yani "atılabilir", yani "soyulabilir" olanlar.
"Ben"i o kadar "bana" yabancılaştırdılar ki,
Geriye ne "biz" kaldı, ne de "ben".
Mahalle olmayınca geriye ne "hane" kaldı, ne "huzur", ne de "memleket."
Zaman, ne kadar da muhtaç "Burhan Ağbi"lerin o can alıcı sorusuna:
"- Ne arıyorsun bakalım bu mahallede?"
Ve ne kadar muhtaç:
"Sen bizim mahalleden geçersin", haykırışlarına.
Adapazarı Yenicami Semti (İzmit Caddesi) - 1930'lar - Foto Salih Münir - Ayhan Zeren Arşivi
Adapazarı Karaağaçdibi Semti (Dibektaş Caddesi) – 1930'lar - Yahya Razi Tunalı Arşivi
KÖMÜRPAZARI-KARAAĞAÇDİBİ SEMTİNDEN YETİŞENLERDEN BAZILARI
Hürrem Erman Mazlum Pekerken Selahattin Gürdrama Ünal Özan Ahmet Neidim Köfteci İsmail
YENİCAMİ SEMTİNDEN YETİŞENLERDEN BAZILARI
İbrahim Ocaklı Ethhem Boran Mustafa Tever Ömer Canlı Köfteci Mustafa Ekrem Karaberber
Yazı Tarihi : 15 Nisan 2009 Çarşamba
Bu yazı 255 kere okudu
YASAL UYARI: Bu sayfada yayınlanan yazı, yazarın kendine ait görüşleridir. Yazılan yazıdan ve yorumlardan medyabar.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Haber portalımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayınlanmaktadır. Yayınlanan fotoğrafların yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, önceden yazılı izin gerektirir. Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.