GÖREV AZABI

Hayrullah Şanzumi

Hayrullah Şanzumi
Görev görevdir, görevin büyüğü olmaz. Bir orgeneral ile bir onbaşının verdiği emir arasında keyfiyet açısından hiçbir fark yoktur.
Ancak kemiyet bakımından mefrukiyet vaki olabilir. Onbaşı manaya emir komuta ederken bir orgeneral ise deruhte ettiği makama göre bazen bir orduya bazen de bir devletin silahlı kuvvetlerinin hepsine emir komuta edebilmektedir. Ama sonuçta verilen emrin yerine getirilmesinin beraberinde getirdiği sorumluluk birbirinin aynını olup söz konusu askeri düzen ve de sistemin bozulmasına yönelik araz bakımından hiçbir fark yoktur.

Hemen hemen bütün Türk devletlerinin hepsinin aksaklılar maharetiyle askerlere kurdurulmuş olması şeklinde mütalaat mevzuubahis olduğundan bir de insanımızın askeri mevzulara fazlasıyla muttali ve de yatkın olmaları hasebiyle bir de erkek neferatın askerlikle muvazzaf olması bakımından askeri misaller çok makul olabilmektedir.
Ancak yeri gelmişken şunu da paylaşmak gerekir ki tarihten günümüze kadar görünürdeki bu askeri otoritenin arkasında mutlak surette bir aksakallılar geleneğinin bazen görüntü de olsa bazen de görünmese de deruni bir kültürel otoritenin klasik bir demokratik yansıma şeklinde kendisini gösterdiği bir bilenlerce hep hissedildiği bittecrübe sabittir.
Velhasılıkelam görev öyle de olsa böyle de olsa hem kutsallığı bakımından ve hem de ehemmiyeti bakımından hiçbir farkı olmadığı gibi beraberinde getirdiği ve de yaşattığı azap bakımından çeşitli yaptırımkar eziyet ve de duçar kalındığı ızdırapkar ve de zillet bakımından neticede ortada bir kader, kadere bağlı olarak bir vezaif, vazifenin münderecat ve de meratibine göre de azab grafiği, bazen yükseltide olup bazen yek düzine seyir gösterirken bazen de zillet üzere aşağıya doğru alçalarak bir aşağı bir yukarı grafik zikzakıyla müteveccihen hayat akışınız anlamlanabilmektedir.
Biz insanoğluna yüklenen görev yükü gerek tanrısal olarak yaratılışımızın maksadına mütenasip zaviyeden olsun gerekse biz insanların yeryüzünün disipline edilip yaşanabilirliği bakımından yetenek, kabiliyet, istidat ve de alabildiğimiz eğitimle alakalı veyahut da aidiyet kesp ettiğimiz mensubiyetine göre otorite ve kudret sahiplerinin himmetleriyle işgal edindirildiğimiz meratip üzere üstlendiğimiz her sorumluluğun beraberinde getirdiği nimetler mesabesinde bu görevlerin ya bihakkın idrakindeki nakısat veyahut da en ufak istismarının da beraberinde getirip yansıtacağı azabın derece veya şiddetinden hiç de haberimiz olmadan bir gün gelip mustahakkımıza duçar kalınmama sadedinden kalem sürtmeye sayü gayret eyliyoruz. Kalem sürt yazmazsa kalem utansın, yazı yaz tesirini halk etmezse yazı utansın. Pek tabiidir ki burada en önemli olanın ihlası şerif üzere ihlaslı olmaktır. Sonucuna müdahaletta hiçbir esamemiz bile okunamaz. Burada mühim olanın üzerimize düşenin idrakle kalınmayıp bilvesile karınca kararınca tedbire tevessül eylenip takdirin yüce kudret sahibi Cenabı Zülcelali Çalap hazretlerine tevdi edilmesi hadisesinden başka hiçbir şey değildir. Kâinatın evveli ahirini dareyni evvelini dareyni ahirini bir bütün olarak ele alıp hayatı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde biz ziyruha sadece sorumluluklarımızın yerine getirilmesi konusunda hassasiyet kesp edip icrasını da ihmale bırakmadan gerisinin hikmetini sahibine bırakmaktan başka ne insan denilen meçhulü ve nede yaratılış denilen hikmetin meçhulüne ne ömrümüz ve nede dağarcığımızın yetmeyeceğini ilmel yakin, hakkel yakin üzere sahibine bırakamazsak ne aklın ve nede insan olmanın hamaliyesinden bir türlü azade olamayız. Bilindiği üzere gerek modern eğitim metotlarında ve de gerekse klasik eğitim metotlarında hep tekden tüme veyahut da bu ahvali tersinden okunması şekliyle tümden teke metotları uyarlana gelmektedir. Gerek bir millet ve de gerekse bir medeniyet bazında değerlendirmeler telakkiyatında serencam eyleyip bir insanın husule gelen hususiyet ve de amali ahvalinden işe başlayıp irdeleyerek bu kişinin amel defterinin aidiyet kesp ettiği toplum veya grubun hepsine teşmilinde görüleceği gibi tamamen bunun tersi olan şekliyle bir grup veya bir milletin bütün özelliklerinin kendilerinin mensubu olan bir kişiye indirgenmesi hadisesinde de görülmesinin haddizatında "Anas tas mum sat sana" cümlesinin taşıdığı karakteristiği mucibince bu cümleyi önden de okusanız tersinden de okusanız aynı cümlenin ortaya çıktığını görmemek na mümkündür. Bu ahval bizlere kullandığınız metot eğer mütenasip düşüyor. Bir de o metodu kullanmakta maharet sahibi iseniz bir toplumu tümdengelim metoduyla da inceleseniz yok eğer bunun tamamen zıddı olan tümevarım metotla da uyarlayıp irdeleseniz ortaya çıkacak sonucun birbirinin aynınını ispatlayacağı ortadadır. Yeter ki siz, ihlâsınız ve de kullanacağınız ilmi vetire ve de yöntemleriniz makul olduğu kadar bariz ve de şeffaf olabilsin. Biz esasen meseleye medeniyet perspektivitesinden söz edebilmemiz için onun asli hüviyetinin yegâne sahibi olan insanla işe başlayıp onun gerek birey ve gerekse organize edilen siluetleriyle değerlendirmelerimize devam edebileceğiz. Bu serüven üzere biz Türk milletinin organizasyon ve dahi reorganizasyonunda mahir olduğu devlet teşekkülü meselesinde kurulan devletler zincirinde devletin ve dahi beraberinde milletinin maruz kalındığı kader alın çizgisi münasebetiyle nasıl ki bir beyin grafiği çiziliyorsa bundan tamamen farklı olamayan bir devlet grafiğine hep sahip olmuşuzdur. Kaderin cilvesiyle devletler bazen çok güç ve de kudret sahibi olunup karşısında herhangi bir güç kuvvet kalmayıp iktidar sarhoşluğu başlayınca işte o zaman zevalin zilleri çalmaya başlamaktadır. Meşhur Necip Fazıl Kısakürek'in "düşmanım benim gücüm ve heyecanımdır, gecenin gündüze olduğu kadar bende ona muhtacım demesinin altında işte bu erkeklik yatmaktadır. Aslında dünyanın kuruluşundan bu yana pek de değişen hiçbir şey yoktur. Ancak biz bu makalemizde yakınçağ tarihimizden misallerle meseleyi birazcık olsun vuzuhata kavuşturmaya azmü cezmü kast ettik

Evet, Osmanlı gibi bir devlet tarih sahnesine altı asırlık bir mührünü vurduktan sonra çeşitli zaaf entrika ve de kaderin cilvesi ile yeryüzünden silinerek tarih mezarlığında yerini almaya almıştı ama bu millet devletsiz yaşamaya bir türlü alışık değildi. Tam bu serencam üzere resmi tarihin bize bahşettiği kadarından ötesinin bazı kısımlarını bir bilenlerin bildiği meyanında bazı özel bilgilerin onlarca da paylaşılamayıp bazılarının devletin en derin yerlerinde muhafazası mevzuubahis iken bu meyanda Lozan'ın bazı gizli maddelerinin olduğunda yazılıp çizilmeye başlamış bulunmaktadır. Bir defa bu organizasyonun yeni yeni bir T.C.'nin kuruluşunun başında ulu önder Mustafa Kemal'in ve de onun yakın arkadaşları M. Fevzi Çakmak'ın İsmet İnönü'nün ve de diğerlerinin olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu işin resmi ve de milli tarafı bir de işin az bilinen sivil toplumun kuruluşlardan da bahsederek görev azabına birazcık olsun ışık tutmaya gayret ediyoruz. Devletimizin o günkü şartlarda endam eyleyip dünyaca tanınabilmesi bakımından dünya medeniyetinin modernleşme kervanına katılıp katılmaması hengâmede kervanına katılıp katılmaması hengamede dünya arenasında var olmakla var olamama arasındaki kırmızı çizginin üzerinde bir canbaz misali takınılması gereken ahval. Bir defa özgürlüğünü ekmekle bile değiştiremeyecek bir cibilliyet kültürüne sahip olmamız bir kere devlet olabilme kararlılığımızı ortaya koymuş bulunup diğer enstantanelerin bir kısmının zahirden neşvünüması meyanında diğerlerinin de yer altına alınarak bir taraftan ensesinde boza pişirilerek zapturapt edilirken öbür taraftan da vakti zamanında teşkilatı mahsusada görev azabı çeken efradın kültürel hizmetler de bulunmasına destur verilmesi hadisesinin ileriki yıllarda derç edileceği kanaatindeyiz. Çünkü hiçbir şey gizli kalmamış. Eninde sonunda bütün tarihi seyrin bir vesile ile araştırmacılara mevzuu olup vuzuhat kazanacağında en ufak bir endişe mevzuubahis değildir. Bu gibi faaliyetlerin netleştirilmesi bakımından işi palyatif olarak kişiselleştirecek olursak Bediüzzaman Said Nursi'nin evvelemirde teşkilatı mahsusada bulunması bilahare verdiği mücadele boyunca kendisine koruma tahsisatı ile o dönemlerde Türkiye'de toplam yüz tane araç yokken altında şavrole arabasıyla muhtelif bölgelerde sürgün görevleri ki bugün Isparta'daki müzesinde bu araç durmaktadır. Yine Süleyman Hilmi Tunahan hoca efendinin altındaki Amerikan arabasıyla sürekli ormanlık bölgelerde Kuran öğretmesi bir taraftan bunların takibat altına alınırken öbür taraftan da bunların ortadan kaldırılmayıp soluklandırılmasının altında gizli bir elin bulunmamasına imkan yoktur diye düşünüyorum. Keza Necip Fazıl Kısakürek olayı da kanaatimce bundan farklı değildir. Peki ya bu itikat cephesi böyle de ateist kesimi bundan ayırmak mümkün müdür? Pek tabiidir ki devlet hizmetleri palyatif olmayıp bir bütündür. Nazım Hikmet, Behice Boran, Aziz Nesin gibi zevatta her ne kadar ötekini temsil nokta-i nazarında gibi telakki edilmiş olsalar da haddizatında devlet devlettir. Devletin hiçbir görevi bir diğerinden daha önemsiz değildir. Devletin selameti bakımından Sultan Abdulhamid'in Avrupa ve ABD'deki yatırımları daha yeni yeni su yüzüne çıkabilmektedir. Bir gün gelir yakın çağ tarihinin mahremleri de namahremlik siluetine bürünmeyeceğini kimse iddia edemez. Nasıl ki bir insanın mahremlerine ve namahremleri olduğu gibi pek tabiidir ki devletlerinde kendi serencamları üzere bir takım siyaset ve de politikaları olacaktır. Her konuda olduğu gibi devlet organizasyonunda da aksinin iddiasıyla karşılaşmak mümkün değildir. Hele hele bizim Türk devlet geleneğindeki devlet perest anlayış, devlet ebed müddet, ya devlet başa ya kuzgun leşe anlayışlarının darbı meselleştiği kültürlerde olduğu gibi siyaseten katlin bile müessesleşip müteselsilen sirayet ettiği ve de siluet değiştirse de meselenin künhünde mefrukiyet mevzuubahis olamamaktadır. Hasılı her dönemde gerek devlet merkezli olsun gerekse bağımsız bir fazilet mücadelesi olsun tarihin ilk gününden günümüze, bugünden de kıyamete dek bir fazilet ve de rezilet mücadelesinin oynandığını hiçbir Allah'ın kulu inkar edemez. Pek tabiidir ki bu meyanda taraflar hep kendisini fazilet ötekini reziletle tavsif etseler de aslında kimin fazilet kimin rezilet ehli olduğu da ayan beyan ortadadır. Bugüne kadar yapılan fazilet mücadelelerinin ve de gerekse rezilet ehlinin en belirgin vasıflarının genellikle yiğitçe mertçe ve de şeffaf olmalarının beraberinde getirdikleri şeffaflıklar mücadelelerin rahat yapılmasını sağlarken münafıkların hak ehlinin ayaklarını kaydırmalarının ayakta kalabilmeyi ne kadar zorlaştırdığını yaşamamak na mümkündür. Onun için benzetmede hata olmasın ama yüksek müsaadelerinizle bir tespitte bulunarak makalemi nihayetlendirmek istiyorum.

Özellikle Bediüzzaman, Süleyman Efendi ve de Necip Fazıl iman mücadelesinde hep münkirleri hedef alıp görünen köyle mücadelelerini tamamlarken boyumuzu fersah fersah aşmış olsa da bizler ihtiyaca ve hatta alın yazgısının zorlayıp mecburiyet kesp etmesinden mütevellit uzun yıllar bu görev azabından hep, firar eylemeye temayül etsek de biz bu neseb-i gayri sahih çocuğu camimizin avlusunda bulup onunla mücadele etmek zorunda kalmış olmaktan mütevellit bizden öncekilerde olduğu gibi küfür cephesiyle değil de mecburiyete binaen bundan böyle milletimizin ebediyete kadar başının belası olacak olan münafıklarla hep mücadele edeceğiz. Eğer Hayrullah Şanzumi serisini inceleyecek olursanız bu münafikunla mücadelenin bizim esas kavgamız idealimiz ve de ideolojimiz olduğunu görebileceğinizde şüphemiz yoktur. Kaldı ki eski mücadele erbabının arkasında cemaatleri ve de mütesettiren devletleri olduğu halde bizim üstümüzde Allah'ın nusretinden başka hiçbir şey olmadığını da paylaşmak istiyoruz. Görev görevdir, görev müspet olduktan sonra onu ha yüce Çalaptan almış olun ha da onu devletimizin herhangi bir biriminden almış olunuz onun keyfiyet bakımından hiçbir farkı yoktur. Yeter ki ihlas ve de milletin menafii göz önünde bulundurulmuş olsun, ancak bu serencamda eğer devletin sıcak elleri sizi kuşatıp destekleyip bir de lojistik destekle taltif ediyorsa onun beraberinde getirdiği güç kudret ve de itibar sizin moralinizi yükseltip başarınızı müspet yönde destekler yok. Eğer bir bari hüda nemzeti iseniz o zaman sizi ya deli ya da meczup gibi nitelendirenleri yabana atmamak gerekir. Netice-i kelam bu zor mücadelemizde rabbimizin bize sahip çıkmasını, münafıkların bütün kirli çamaşırlarını pazara dökebilmemize nasipdar kılınmamızı temenni ediyor bu hengâmede az da olsalar bize yardım edenlere ne mutlu diyoruz vesselam.



Yazı Tarihi : 13 Eylül 2010 Pazartesi
Bu yazı 91 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Bu köşe yazısına yapılan yorumlar

"Hayrullah Şanzumi" rektör adayımızın adı ! :))
Adem @ 17.09.2010 18:25:14
Online Ziyaretçiler
-