Ve nihayet bahar geldi
Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi
Hani hatırlar mısınız? Bir sonbahar hazan mevsimiydi. Şeytan cenneti tabir edilen coğrafyanın tam karşısı ki şimalatta yad edilen bir eşek cenneti söz konusuydu. Milletimizin mazlum ve de mağdur evlatlarının arasından her türlü hile, desise, oyun ve de oyuncakla, çelik çomakla iştigal eden sivri zekâlıların inadına, inadına kendi hal ve de ahvaline rağmen kendi tarihi ve medeniyetinde olmamasına ve de ulu kitapta boş, serbest, tatil v.s. kavramlar olmamasına rağmen görünürde batı ve batının batısı medeniyetine, yani ötekinin medeniyetine şiddetle karşı çıktıkları ve söylemlerinde bu argümanı enstrümanlaştırdıkları halde söylemde milli ve de yerli olduklarını ispatlama gayretlerine rağmen bir de bakıyorsunuz ki hayat üslubunu ötekinin çirkin bir kopyası haline getirdikleri realitesi ve neticede içinden çıkılması mümkün olmayan bir anomi.
Hey hemşerim bana doğru dürüst telaffuz eyle. Öyle karnından konuşma. Sen bir kere kimsin, kime aitsin, nesin, nasılsın, ne yapmak istiyorsun? Bunları bana bir anlatıverir misin? Sen her gün batıyı haksız yere eleştirdiğin halde onun gibi olmak, onun gibi yaşamak, onun gibi ölmek için canın gidiyor. Boşuna uğraşma, battıkça batıyorsun. Kepazeliğine diyecek yok. Çünkü sen batının ilmi gayretini yakalamadıktan sonra batılı gibi yıldızlı otellerde kalmışsın, denize girmişsin, yemişsin, içmişsin ne anlamı var? Senin denize girmenle bizin boz eşeğin denizde çimdirilmesi arasında ne farkın var? İkinizin de denizden yararlanma diye bir derdiniz yok. Siz sadece ve sadece batılılar denizlenip, kumlanıp, güneşlendiği için bu eylemleri gerçekleştiriyorsunuz. Batılılar aldıkları gıdalarda nasıl ki kalori ayarı yapıyorsa deniz, kum ve de güneş ihtiyacını da vücudunun ihtiyaçları ve doktor kontrolünde gerçekleştirip her şeyi reelleştiriyorlar. Ama sen ve senin gibi mandalar ben nasıl olsa masraf edip bu tatil beldesine geldim deyip eğitimin zirve ve de zırva da yapmış olsa inadına günün yirmi dört saatini gargaraya getirme gayretiyle meşgulsün. Gerçekten sen ucube bir araform olmaktan öteye gidemedin. Sen ne atan gibi milli ne bir batılı, ne de bir mühtedi olamadın. Hatta ve hatta uzak doğudaki ilkel inançlardaki safiyet, edep ve samimi duruş bile bu kaostan daha mutedil ve daha efdal olsa gerektir kanaatindeyim.
Misallendirecek olursak bir budistin ve de bir hindunun kendi inancındaki samimiyetini idealize edilmiş sistem veya dinin münafık mensubiyetinden ala görmemek namümkündür. Gören Tanrı Teala hakkı içun söylesin. Evet, biraz fazla uzattık ama konunun bütünlüğü bunu gerektiriyordu.
İşte bu hengâmede biz de bizim güruhla en azından aynı menşe ve aynı ahırdan ipini sapını koparmış mahlûkatla biraz güneş, kum ve de denizden nasipdar olalım derken karşımıza olmadık melanetler belirdi.
Ve bir it bizim için bu son demdir; bunların sonu geldi artık, bunları Allah bile kurtaramaz deyip haddini aşmıştı. Bölgenin bütün köylüleri aman yapmayın, etmeyin olmaz falan deseler de münafıklığın vermiş olduğu geçici ve sahte kudret onu şımartmış firavun, nemrut, şeytandaki nefsi emareyi kiralayıp onlar kadar bile mert olamayıp namertlikte zirve yapanlar inadına ve ısrarla bizi zillete duçar kılabileceklerini, bu kışın hassaten çok uzun süreceğini, erzakımızın bitip bizi bahara çıkaramayacağını bütün lojistik desteklerin Kurtuluş Savaşı'nda bile düşmanın bize reva görmeyi düşünmediği entrika, desise, fitne, fesat, tezvirat, münafıklık ve çamur atma operasyonları muvacehesinde genel kanı, tanı ve sansasyonel projelerin de seslendirdikleri veçhesiyle bu zavallı nasıl olsa biçare-i hamr; sinsi politikalarımız muvacehesinde kara hırhinniğin de dillendirdiği gibi bu zevat git gide fenalaşıp emrazı mukaddimesi temerküz eyleyerek def-ü ref olacaktır kanaatlerinin kesin ve keskinliği bunların ne kadar alçak, adi ve de şerefsiz olduklarını ortaya koymaları açısından ehem olduğu calibi dikkattir.
Eskiden insanlar insan gibi yaşardı. Dostluk, düşmanlık kavramları çok şeffaf ve de homojendi. Şimdilerde uluslar arası ilişkilerde olduğu gibi her şeyin dostluğun ve düşmanlığın ayarı da, miyarı da bozuldu. Eğer siz güçlüyseniz herkes göstermelik dost. Yok, eğer siz zayıf iseniz herkes size düşman. Farzı muhal çok zayıf ve de çok ezilmişlikten neşet edip zirve yapacak olsanız daha düne kadar size buğz edenlerin sizi nasıl tavaf ettiğine adeta şaşırıp gözlerinize inanamayacaksınız. Her zaman söylediğim gibi "Gassal fazla yıkama ne olursun cenaze yellenir" demekten başka bir şey bulamıyorum.
Evet, mevsim hazan mevsimiydi. Sonbaharın nimet ve de külfetleriyle hemhal olunup hazırlık yapmıştık. Hakikaten bu geçen kış çok uzun, zahmetli, karlı, buzlu ve büyük don tehlikeleriyle ve düşmanın içten ve de dıştan uyguladıkları kuşatmaları bizi felaketin eşiğine götürecek yerde daha da bilinçlendirerek işimizi daha prodüktifleştirerek bugüne kadar hiçbir kimsenin yazmaya cüret edemediği mevzulara kalem ve de merhem sürerek gerek tilmizatı ve gerekse halkımızı bilgilendirerek hizmeti esas bildik. Zaten fazla bir şey yapmaya gerek de yoktu. Kimsenin ve hatta Tanrı Teala'nın bizden altından kalkamayacağımız bir efal beklemesi de söz konusu değildi. Biz doğru bildiğimizi doğru dürüst yapmaya sayü gayret ettik; hepsi o kadar.
Biz durup dururken kimsenin bizden bir şey sormadığı halde herhangi bir beyanda da bulunmadık. Ama "Falanı konuştur şahidi beraberdir" atasözü mucibince müfteri münafikun konuştukça konuştu, konuştukça konuştu; yine bir atasözümüzde "Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz" hakikatiyle münafıkun battıkça battı; paçayı değil gırtlağını bile kaptırdı. Evet, neticeten bu geçen kış çok sert ve de uzunluğundan mütevellit bayağı gureba fakru zaruret, meskenet ve de külliyatlı miktarda fülusat gaspına uğratmış olsa da artık müjdeler olsun ki Kur'ani ifadeyle de her yokuşun bir inişi, her zorluğun bir kolaylığı, her gecenin bir gündüzü, her dar günün bir bolluğu olduğu gibi artık mazide kalmış olan bu kışın da encamında baharı kana, kana idrak etmiş bulunmaktayız.
Evet, nihayet bahar geldi, baharın bütün insanlığa hayırlara vesile olmasını temenni ediyor ve bir daha zulmet kışına hainlerin duçar kalması takdiriyle. Evet, bahar geldi, tam altı aydan beri kahvehanelerin izbe duvarlarına ve sigara külhanına hapsedilmişliğe bir son vererek ciğerlerimiz artık oksijenle buluşsun. Bu vesileyle doğa, tabiat, nebatat ve de hayvanat inlerinden çıkıp artık ben de varım demeye başlasın!
Biz zahirde yılan, akrep, çıyanı haşarat zannederdik. Meğer yanılmışız. Bu hayvanlar tabiatın dengesini korumak ve de kollamak amacına matufen canhıraşane çalışan birer emekçiden başka hiçbir şey değilmiş. Peki, ya gerçek haşarat kimmiş derseniz işte mevzuyu daha yeni yakalayıp aklınızda başınıza geldi demektir. Evet, gerçek haşarat bütün kanun kitaplarında, bütün ilahi metinlerde ve dünyanın bütün mazlum veya makul insanlarının şuuraltı arşivlerindeki müşterek aklıselim, maşeri vicdan, ahlaki ve etik realitede yerini alan mazarrat hal ve de ahval üzere hayat üsluplarını konuşlandıran sosyal statüsü ne olursa olsun, eğitim seviyesi ne olursa olsun (ki kainatın en büyük âlimi şeytan-ı lain idi) destursuz bağa giren her zat veya zevat haşaratın ta kendisidir. Aslında herkes kendisinin bu tanıma dahiliyetini bilir ama sapı samanı kendisi yediği halde karşısındakini eşek sanır. Fakat eşek gerek fiziki ve gerekse metafizik göstergeleriyle ortadadır. Meşhur hadisattandır. Adamcağız hayvan vergisi ödememek için eşeğinin ayaklarını bağlar, yere yatırarak üzerini yorganlar. Soran vergi memurlarına da bu yatan babamdır. Hastalandığından ötürü yatmaktadır benzetmesi onun nesebini değiştirmez. Sonuçta eşek eşektir, insan insandır. Kimse kimsenin yerine ikame edilemez.
Şimdi sadedi ahire gelecek olursak dünyanın en galiz iftira kampanyası akamete uğrayıp münafıklar hedeflerine ulaşamayınca penaik hal ve de ahvali, necaset böceklerinin temiz ortamda yaşayamayıp öldükleri gibi şeytan ve de şeytanın evlatları kaçan kaçana, kıran kırana gidin, gidin inşaallahü teala gidişiniz olsun gelişiniz olmasın. Çok gezen tavuk ayağıyla necaset getirirmiş. Aslında sizler birbirinize de entrikalarla yüklüsünüz. İlk fırsatta sataşacaksınız. Bihamdillah ki bahar geldi biz gureba buradayız, burada olacağız, burada doğduk, buraya mal olacağız. Biz buraya aidiz, buraya hizmet etmeye memuruz. Bize vezaret de verilse gitmeyeceğiz. İnşallah sırasıyla hepinizin helvasını yedikten maada emaneti ehline teslim edip tanrımıza yükseleceğiz.
Tanrı Teala herkese gönlüne, gönlünün azizliği varsa azizliğine, gönlünde rezillik varsa rezilliğine göre ikram veya tecziyede bulunup müstahaklarını önce bu meydanda rezilliğe gark eyleyip bilahare darda dâr bekada daimen dar eyleye.
Bilindiği üzere şiddetli bir kış mevsimini idrak ediyorduk. Malum kış bütün azizliğini gösteriyor, bizi adeta çileden çıkarıyordu. Birden Galip Boztoprak namında bir hak dostu peydahlanıp yaz hocam yaz kendini, yazdıklarını asla ve de kata birilerinin yaptığı gibi hafife alma. Ben bu mükatebeyi önemsiyor ve kaleminizden sadır olan bu kargacık burgacık yazıların bir gün gelecek mevsimler değişecek, karları eritip yerine nevbaharı ikame ettirecektir, nasihati hep ufkumu açmıştır. Benim kalemime sarılmayı ve adeta onun elinde nasıl müteharrik bir ahval aldığına hasımlarım değil hısımlarım da hep şaşırmışlardır.
Tanrı boşuna kaleme yemin içmedi. Yeter ki siz kalemin hakkını verin. O sizin hakkınızı fazlasıyla verecektir diyoruz. Vesselam!..
Yazı Tarihi : 06 Nisan 2009 Pazartesi
Bu yazı 222 kere okudu
YASAL UYARI: Bu sayfada yayınlanan yazı, yazarın kendine ait görüşleridir. Yazılan yazıdan ve yorumlardan medyabar.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Haber portalımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayınlanmaktadır. Yayınlanan fotoğrafların yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, önceden yazılı izin gerektirir. Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.