Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi
Doç. Dr. Emin Işık Hocayı bütün dünya tanır. Bizim dostluğumuza gelince onun ceddiyle bendenizin ceddi müteselsilen bu ana kadar kadamet sahibiyizdir. Emin Hocamız bir taraftan teolojik düstur öbür taraftan da dünyevi ilimlerden fazlasıyla nasipdar olmuş adeta ilim faslında zülcenaheynleşerek bütün ilimleri akıl süzgecinden geçirdikten sonra aklın hamaliyesinden de azade olup ledün ilmiyle sergüzeşti serfiraz olabilmenin aidiyetiyle endam etmektedir. Bendeniz kendilerini elli yıldan beri tanırım. Bu hengamede bibliyografik bilgi verecek değilim amma Emin Hocamızın bütün kitap ve makalelerinin birbirinden kıymetli olduğunu ve onun bir Cumhuriyet aydını olduğunu tezavvukla itiraf edebilirim.
Bu vesile ile Tanrı Tealanın hiçbir mahlukatı sebepsiz yaratmadığını her mevcudun mutlaka bir ihtiyaca binaen yarattığını, Emin Hocamızı da "Belh'in Güvercinleri" kitabını kaleme alması için yaratmış olsalar bu mazhariyet ona yeter de artar da diyorum. Sebebine de gelince İslam Tarihinin ve de insanlık âleminin bir tane Hz. Mevlana'sı var, ikincisi de yok. Hz. Mevlana için o peygamber değil amma kitabı var denilmesinin hikmetini ancak ve ancak Mevlana'yı okuyup anlayanlar takdir edilebilirler. Hz. Mevlana dün de vardı bugün de var yarın da olacak. Ancak onun bütün eserlerinin Türkçe ve bütün dünya dillerine tercüme ve baskıları mevcut olmasına rağmen bu külliyatlı külliyatı çok az insan okuyup anlayabilme saadetine erebiliyordu. Gerek günümüzün meşakkat ve de gerekse okuma özürlü oluşumuz belki de bizleri bu gizli hazineden haberdar olmadan darı bekaya vasıl olmamıza sebep teşkil edecekti. Bu büyük ve de mühim boşluğu doldurmak amacına matuf olarak Hz. Mevlana'yı iyi okuyup iyi anlayabilenlerden bir aydınımız olan Emin Işık Havacemiz bence insanlık âlemine çok büyük bir armağan olarak Hz. Mevlana'yı daha bebekliği döneminden Belh şehrinden alarak hayat serencamını vefatı ve vefatından günümüze kadar olan İslam'ın Türk yorumundan başka bir şey olmayan Mevlevi perspektifini adeta o binlerce sayfalık çalışmayı özetleyip bal ve de aspirin mesabesine getirerek Hz. Mevlana'nın doğumunun 800. yılına armağan ederek Ötüken Yayınevinden 170 sayfalık bir cep kitabına indirgeyerek taşınması, okunması ve de anlaşılabilmesine hiçbir engel bırakmadan bizlere sunmuş bulunmaktadır. Bendeniz bir seneden beridir yazmaya gayret ettiğim Güvercinname (Güvercin Medeniyeti) kitabımı tamamlarken aynı minval üzere hazırlanan bu kıymetli eseri defaten altını çizerek okuyup bu çalışmayla ilgili bir makaleyi kitabıma almayı milli bir vezaif olarak telakki ettim. Ancak bu vesileyle gerek devlet erkanına ve de gerekse Türk Milletine bir iki kelamım var. Eğer yobazlıktan ve de yobazlardan emin olmak istiyorsanız hükümetin bu eseri bakanlıklara bastırıp dağıtması ve de okullarda yardımcı ders kitabı olarak okutulmasını saniyen insan denen meçhulü ve de vezaifini idrak etmek isteyen Müslim olsun olmasın bütün insanlığı bu eseri edinip okumalarını ve eğer bu konuda en ufak bir abartım varsa en şiddetli cümlelerle bana aksettirmelerini istirham ediyorum.
Evet, tembelliğe gerek kalmadı hemen birer tane "Belh'in Güvercinleri"ni alıp okumaya başlayalım.
Hani hatırlar mısınız? Çocukluğumuzda okumuştuk. "Ak Zambaklar Ülkesi" kitabı vardı ya o dünyevi problemler için bir model kitaptı. "Belh'in Güvercinleri" eseri ise meseleye bir dünyadan değil bütün olarak bakarak berikini de ötekini de halleden ender bir eser. Bu mutluluk vesilesi ile esere imzasını atan kıymetli hocamız Emin Işık Beyi tebrik ediyor kendilerine sağlık afiyet ve nice eserler vermesini temenni ediyoruz. Hocamızın huzuru mübarekelerinde sema ediyorum.
"Belh'in Güvercinleri" eserinin ne olduğunu sizlerle paylaşma miraciyesini yaşamakla kalmayıp sizleri o kitaba terfi ettirebilme gayretiyle kısa bir seyrana çıkalım.
"Kûhibaba (Babadağı)'nın eteklerinde, yeşillikler içinde büyük bir şehir göreceksiniz. İşte orası tarihi Belh şehridir. Hindukuş dağlarından kopup gelen Dehas ırmağı, şehrin içinden geçiyor. Ceyhun nehrinin iki büyük kolundan biri olan bu ırmak bölgenin can damarı; yöreye hayat verir; bereket taşır. Nehrin iki yakası bağ ve bahçelerle dolu. Nil vadisini andıran bu yeşil cennet, kuzeye doğru, göz alabildiğince uzar gider. Bu bahçelerde muz ve hurma dışında, hemen, hemen her çeşit meyvanın en âlası yetişirmiş. Vadi, aynı zamanda, eşi az bulunur bir kuş cenneti. Gül mevsiminde bülbüller, çılgınca şakıyışlarla, buralarda adeta kıyameti koparırlar.
Şehrin meydanlarında ve cami avlularında gördüğümüz şu dev çınarların her yaprağı, bir yelpaze kesilir. Sıcak yaz günlerinde, şehre serinlik sunar. Ağaçlardan meydanlara, meydanlardan damlara, her an yüzlerce güvercin konar, kalkar. Nazlı kumrular, gece sabahlara kadar, bebeklere ninniler söyler dururlar.
Mevlana'ya göre dinde söz hakkı, akla değil, vahye aittir. Kitap neyi emretmişse, peygamber de nasıl uyarlamışsa işte din odur.
Mevlana henüz çocukken yine bir gün damda, yaşıtlarıyla oynarken, çocuklardan biri arkadaşına "Gel seninle bu damdan ötekine atlayalım demişti." Bunun için bahse tutuştular. Celalettin onlara bu sizin dediğinizi kediler ve de köpekler de yapar. Eşref-i mahlukat olan insanın böyle şeylerle uğraşması yakışık alır mı, yazık değil mi? Eğer ruhani gücünüz varsa ve gönülden de isteğiniz varsa, haydi gelin beraberce göklere uçalım: Melekût aleminin menzillerini dolaşalım! Dedi ve o anda uçarak ortadan kayboldu. Çocuklar, çığlık çığlığa feryat ettiler. Çığlıkları duyanlar çocuklardan birilerinin damdan düştüğünü zannederek koşup geldiler. Mevlana bir süre sonra döndüğünde benzi sararmış feleklerin tabakalarını, göklerin burçlarını dolaşıp geri dönmüştü.
Göç başlayınca Eflaki sadece kitapların üç yüz deve tuttuğunu söylüyor. Hz. Mevlana Belh'te güvercinleri yemlemeye başlayıp o güzelim sılasından beş yaşlarında babasıyla ve de camiasıyla hicret etmeye karar kılmışlardı.
Uğurlamaya gelenler gibi, yolcuların da çoğu ağlıyordu. Beş yaşındaki Celaleddin de ağlayanlar arasındaydı. Ama o Belh'ten ayrıldığı için değil "Büyük anne" dediği Nasip Hatun'dan ayrıldığı için ağlıyordu. Büyük annesinin de kendileriyle geleceğini sanıyordu. Oysa kadıcağız, son anda "yavrucuğum biz gelemeyiz, yaşlıyız, o yollara dayanamayız" demişti.
Nasip Hatun, Celaleddin'le ağabeyi Alaeddin'i kolları arasına aldı, bağrına bastı, yanaklarından öptü, başlarını okşadı "Allah bilenizce ola" dedi. Arkalarından bildiği bütün dualarının hepsini okudu, onlara doğru üfledi nefes etti. Kervan gözden kayboluncaya kadar duaya devam ettiler.
"Dinle neyden, duy, hikayet eyliyor
Ayrılıklardan şikayet eyliyor."
Mevlana'nın babası Mevlana'ya daha çocukken: Ey fakih sen Allah'a yakın olmak için aşk bilgisi öğren. Çünkü ölümden sonra helal, haram, farz, vacip diye bir şey kalmaz demişti.
Tenini, canını ve de malını Allah'a adamayan mürşit olamaz. Nur saçmak için yanmak gerek!
Bir mürşit, halkı, Allah'ı sevmeye ve ona bağlanmaya davet ediyorsa o Allah yolundadır. Eğer kendisine bağlanmaya çağırıyorsa, işte o şeytanın uşağı olan bir sahtekardır!
Can vardır, nur dolu bir oluktur, ondan geçen her söz nur olur.
Can verdır, pislik dolu bir oluktur, ondan geçen her söz pis olur!
Beden güzelliğine ilgi, öbür canlılarda da var. Oysa bedenin bedeni istemesi aşk değildir. Ona şehvet derler. Aşk, ruhun ruhu sevmesidir. Ruha ait bir özellik olduğundan aşk, ruhla birlikte ebedidir.
Sen şehvete aşk diyorsun. Oysa şehvetten aşka giden yol o kadar uzundur ki.
Keramete ermek gaipten ve de gelecekten haber vermek mi? Başkalarının kalbindekini bilmek mi? Yoksa tayy-i zaman ve tayy-ı mekan ederek, üç aylık yolu bir anda gitmek mi?
Hint dinlerinde ve de kung fu kültüründe de benzerine rastlamak mümkün. Ancak onların gayesi, kişiye kendini savunma becerisi kazandırmak ve üstünlük sağlamaktır. Halbuki bizim kültürümüzde Allah'ın rızasını kazanmaktır amaç ve bir ahlaki faziletin bin kerametten daha kıymetli olduğu hakikati apaçıktır.
Bir gün mollanın biri Şems'e gelip "Ben Tanrı'nın varlığını kesin bir dille ispat ettim" dedi. Şems ona "Beher zavallı Tanrı'nın varlığı sabittir. Ona delil de gerekmez. Sen eğer bir şey ispat etmek istiyorsan, kendi kulluğunu ispat et" dedi.
Şems'in de bulunduğu bir mecliste, Şam'dan geldiğini söyleyen biri, Hz. Mevlana'ya "Efendimiz Şam'daki dostlar, sizden, bir mürşit istiyorlar" dedi. Mevlana Şems'e dönerek "İyi ki mürşit istiyorlar. Konya'dan kimi göndersek onları irşat etmeye yeter. Ya derviş isteselerdi o zaman ya ben gidecektim ya da sen" dedi.
Böylece Türk tasavvufunun halka hizmet yolu olduğunu anlatmak istedi.
İlhanlılar Selçuklulardan saraydan kız istediler. Konya uleması olmaz böyle şey. Çünkü Moğollar Şaman inancına mensup ve de müşriktirler. Onlara kız verilmez, onlardan kız almak bile caiz değildir, diyerek karşı çıktılar. Aslında haklıydılar, çünkü Kur'an müşriklere kız vermek şöyle dursun, müşrik bir kadınla evlenmeye bile izin vermiyordu.
Konu Mevlana'ya sorulunca, o da Moğollar şaman inancından ama cahil ve ilkel bir kavim. Bizim kızımız ise İslam terbiyesi ile yetişmiş, bilgili ve de imanlı biridir. Bu kız, onları irşat edecek ve inşallah hidayetlerine sebep olacak. Bu işte hayır var veriniz, dedi.
Mevlana bundan dolayı da çok kınandı, hatta ona kızanlar ve küsenler bile oldu. Fakat sonuç onun dediği gibi çıktı. Kısa süre sonra İlhanlı sarayında, birçok kişi Müslüman oldu. Nitekim Abaka Han'ın vefatı üzerine tahta geçen Teküdar Han, Müslüman olmuş ve Ahmet adını almıştı. Şaman ritüellerini bütünüyle değiştirmiş ve İslami bir şekle tahvil etmişti. Memluk Sultanına yazdığı bir fermanın başında Besmele vardı. Allah'ın kudreti ile Ahmet Kaan'dan Mısır Sultanına fermandır, diye başlıyordu. Bu olaylar Mevlana'nın ne kadar haklı olduğunu ispatlıyordu.
Dinin özü, Allah sevgisidir. Sevgi yoksa din de yoktur, iman da.
Mesnevi'nin son cildindeki bir beyitte şöyle der: "Bizim bu mesnevimiz birlik dükkânıdır. Onda birden başka ne görürseniz puttur. Onu kırınız!"
Yine Hz. Mevlana özetle "Sen şekil ve surete bağlı kaldıkça Allah, şekilden ve suretten münezzehtir demenin sana bir faydası olmaz."; "Her şey ondan, fakat hiçbir şey o değil. Ne tek başına, ne de hepsi birden!"; "Kötülük, ruha giydirilmiş elbise gibidir. Arifler, cana bakarlar tene bakmazlar." "Sen saksıyı boyayıp süslüyorsun lakin için içindekini unutuyor, ihmal ediyorsun." Buyuruyor Hz. Mevlana.
Gerçek dindar, esen yelde, uçan kuşta, açan çiçekte, çakan şimşekte, yağan yağmurda, yıldızda, ayda, güneşte, her şeyde onun kudretini görür. Âlemler, onun varlığını yansıtan birer aynadan başka bir şey değildir. "Her şey ondan fakat hiçbir şey o değil. Ne tek başına, ne de hepsi birden!"
Hz. Mevlana da bütün Arifler gibi Allah'ı ve yarattığı her şeyi çok seviyordu. En çok da çocukları. Cebinde, kuru üzüm ve leblebi bulundurur, karşılaştığı her yerde çocuklara avuç avuç ikram ederdi. Onları sevgi ile selamlar başlarını okşar, hatırlarını sorardı. Onlar da Mevlana'nın geldiğini görünce oyun oynamayı bırakırlar, bir kenara çekilir ona yol verirlerdi Onu öz dedeleri gibi severlerdi.
Çocuk, onunla selamlaştığı için çok mutlu olmuştu.
Mevlana "Çocukları sevmek, onlara yakınlık göstermek, peygamberlerin sünnetidir" derdi.
Bir Allah Dostu da şunu demişti: "Çocuklarla düşkünlerin, kendisinden korkup çekindiği biri olmaktan Allah'a sığınırım."
Mevlana, günaha düşmandı, günahkâra düşman değildi. Tabipler de öyledir. Tabip hastalığa düşmandır, lakin hastaya dosttur. Hastaya dost olmazsa, onu hastalığın pençesinden nasıl kurtarabilir.
Hz. Mevlana, günahkârları da seviyordu ve sevdiği için "Gel yine de gel. Kim olursan ol, ister putperest, isterse ataşe tapan ol, yine de gel! Tövbeni yüz kere bozmuş da olsan yine gel!" buyuruyordu.
Mevlana'nın bu çağrısını da yanlış anlayanlar oldu. O kim olursan ol, yine gel! Diyordu fakat gel, ama olduğun gibi kal! Demek istemiyordu. Gel ki ben seni hastalıktan kurtarıp, Allah'ın izniyle şifaya kavuşturayım, diyordu. O ben ayrılık tohumları ekmeye gelmedim, birleştirmeye geldim, diyordu.
Mevlana baharda yürüyüş yapmayı, yakınlarına da tavsiye ederdi. "Bahar gelince evlere kapanıp kalmayın, kırlarda gezin dolaşın" derdi.
Tasavvuf ehline göre Arifler Allah'tan başka kimseye muhtaç değiller.
Mevlana bir rubaisinde "Ayran tasım önümdeyse, karnım tok. Vallahi, kimsenin balında gözüm yok. Hürriyeti, kulluğa satamam asla! Beni, ölümle tehdit etse de yoksulluk."
Çoğu zaman, evdeki kuru ekmekleri suyla ıslatır, üzerine sarımsaklı yoğurt döker, öylece yerdi. Bunun sağlığına iyi geldiğini söylerdi.
Bir gün Mevlana'nın kızı Melike Hatun, hizmetçisini azarlayıp dövüyordu. O sırada Mevlana içeri girdi. Onu niçin dövüyorsun, ne hakla incitiyorsun. O senin hanımın olsaydı, sen de ona hizmetçi olsaydın, ne yapardın? Allah'tan başka hiç kimsenin kölesi ve de cariyesi yoktur. Ben, kulları için, köle yaratmayan Allah'a iman etmiştim, deyip kızına çıkıştı.
Bu sözler üzerine hatasını anlayan Melike Hatun cariyesinden af diledi. Ona en güzel elbiselerini giydirdi. Sonra da azat etti.
Onun kemali, yalnızca sözlerinde görülmez, hal ve hareketlerinde daha açık görülür.
Kadı Siraceddin, Mevlana'nın cenaze namazını kıldırıp selam verildikten sonra, dua ve tekbirlerle mübarek nâşı, merhum pederleri Sultan-ül Ulemanın yanı başına defnedildi. Definden sonra kırk gün kadar başı ucunda Kuran okundu ve tevhit çekildi. Büyük küçük, her yaştan Konya halkı gelip mezarını ziyaret ettiler.
O gün, bugün türbesinden ne ziyaretçiler, ne de güvercinler, hiç ama hiç eksik olmadı. Güvercinler Hz. Mevlana'yı dört mevsim her gün her gece tavaf eyleyip durmaya devam etmektedirler.
O bir barış güverciniydi, o güvercin, Konya'ya, ta Belh'ten gelmiş idi. Can kuşu, cananına Hu deyip uçtu gitti."
Vesselam!
Yazı Tarihi : 13 Mart 2009 Cuma
Bu yazı 1157 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.
Bu köşe yazısına yapılan yorumlar