Aynalıkavak Yazıları / Fahri Tuna
Prof.Dr. Mustafa İsen;
"KÜLTÜREL ÇEVRE AÇISINDAN SAKARYA "
Bilenler bilir; Sayın Mustafa İsen, Edebiyat Profesörüdür, Sakaryalıdır, 1953 yılında o zamanlar Kaynarca'ya, şimdilerde Ferizli'ye bağlı Nalköy'de doğmuştur. İlkokulu köyünde, ortaokulu ilk iki yıl Adapazarı'nda, parasız yatılıyı kazanarak orta üçü ve liseyi Çorum'da okumuştur. Yatılı lise öğrenciliği sırasında okulun kütüphanenin anahtarı kendisine teslim edilince, kendisini kitapların dünyasında bulmuş, bu nedenle de lisans eğitimini "Edebiyat" alanında yapmaya karar vermiş, böylece "Erzurum" günleri başlamıştır. Lisans, yüksek lisans ve doktorayı "Eski Türk edebiyatı" alanlarında Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde yapan İsen, bir süre "misafir öğretim üyesi" statüsüyle Balkanlarda görev yapmış, doçentlik ve profesörlüğünün ardından Gazi Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, emekli olunca da Başkent Ü. Türk Edebiyatı Bölüm Başkanlığı görevini yürütmüştür. Akparti 2002'de iktidara gelince de, Aralık-2002'de "Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı"na atanmış, yaklaşık beş yıllık bir "müsteşar"lık görevinin ardından Sn. Abdullah Gül'ün 2007 Ağustosunda Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından "Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği" görevine atanmıştır. O gün bugün bu görevi yerine getirmektedir.
MARKA KENT'İN AYAK SESLERİ
Sayın Mustafa İsen, yukarıdaki bilgilerden de görüleceği üzere, orta ikiden bu yana, yani 14 yaşından bu yana Sakarya dışında yaşamaktadır ama her bayram köyüne gelir anne-babasının elini öper, kurbanını da çoğunlukla Adapazarı'nda kesmektedir. Kardeşlerinin hemen tamamı Adapazarı'nda yaşamaktadırlar. Aile bağları üst düzeyde kuvvetlidir. Uzak da olsa gönlü hep "Sakarya" ile atan "Sakarya için" atan entelektüellerden birisidir. Gösterişsizdir, ortalıkta pek görünmek istemez, yaptıklarının hep "üç adım gerisinde" durmaya çalışır. 2001'de Uluslar arası Sapanca Şiir Akşamları fikrini zamanın valisi Cahit Kıraç'a götüren, başlatan ve dokuz yıldır danışman olarak da şekillendiren kişidir. Yıllardır edindiği tecrübe ve çevre ile üç yıl kadar önce "Marka Kent Sakarya" Projesini oluşturmuş, geçen süre zarfında şehrimizin avantajlarını ve dinamiklerini harekete geçirmek için yirminin üzerinde sayıda toplantı, gezi, çalıştay gerçekleşmesini sağlamıştır. Bu projeye şehrin – başta siyasi – aktörleri pek inanmamışlar, pek de destek olmamışlardır. Ama proje –istenilen hızla olmasa da – yürümekte, kör topal yol almaktadır. Bu projeden Sn. Mustafa İsen'in şahsi hiçbir beklentisi yoktur. Bunun şahitlerinden birisi de bu satırların yazarıdır. Sn. Mustafa İsen'in, Sakarya Üniversitesi tarafından 22-23 Haziran 1998 tarihlerinde düzenlenen I. Sakarya ve Çevresi Tarih ve Kültür Sempozyumu'nda sunduğu "Kültürel Çevre Açısından Sakarya" başlıklı tebliğini (1), 12 yıl aradan sonra sizinle paylaşmak istiyorum. Bakalım Sn. İsen 1998'de ne demiş, aradan geçen sürede Adapazarı'mızda neler değişmiş ve gelişmiş…
"MEDENİYET VE ŞEHİR, AYNI ANLAMDADIR"
"Yapısı gereği toplu yaşamak ihtiyacı içinde olan insanoğlu, bunun sonucu olarak da çok eski tarihlerden beri bu şekilde yaşayabileceği merkezler oluşturmuş, bunları zamanla köy, kasaba ve şehirlere dönüştürmüştür. Bu yerleşim alanlarının bir kısmı zamanla yönetim merkezi haline dönüşmüş, bir kısmı da daha az ehemmiyet taşıyan mekânlar olarak hayatiyetlerini sürdürmüştür. Giderek uygarlıkların ortaya çıkmasıyla birlikte özellikle şehirler bu uygarlıkların sergilendiği mekânlar olarak dikkat çekmiş, bundan dolayı da doğu ve batı dillerinin pek çoğunda medeniyet kelimesiyle şehir kelimesi aynı anlamda kullanılır olmuştur. İslam kültüründeki medine ve medeniyet, bunun en tipik örneklerinden biridir. Şehir ve kültür, birbiriyle en çok yan yana düşünülecek iki kelimedir. Çünkü kültürün üretildiği merkezler hemen daima şehirler olmuştur. Burada şehirle yönetim merkezi arasındaki ilişkiden de hemen söz etmek gerekir. Çünkü şehir kelimesinin bir anlamı da yönetim merkezi demektir. En önemli şehirlerin aynı zaman da yönetim merkezleri olduğu düşünülecek olursa, bunda şaşılacak bir yan bulunmayacaktır.
"OSMANLI'DA SANATIN VE KÜLTÜRÜN ALTYAPISINI MEDRESELER OLUŞTURDU"
Başlangıçta Doğu Türklüğü ve Türkçesi çerçevesinde teşekkül eden şehirler, atalarımızın Anadolu'ya göçünden itibaren Batı Türklüğü içinde yapılanmaya başlandı. Kuşkusuz doğudan gelen bir göç neticesinde bu topraklar yurt haline yurt haline gelmeye başladığı için de ilk şehirler Anadolu'nun doğusundan kurulmaya başlandı. Sakara ve çevresi için bir tarihlendirme vermek gerekirse bu işlemin, Osmanlı devletinin kuruluşunu izleyen yıllarda oluştuğunu belirtmek gerekecektir. Bilindiği gibi kültürel faaliyetler siyasi faaliyetleri belli bir mesafeden izlemektedir. Bu yüzdendir ki Osmanlı Devletinde bilimin, sanatın ve kültürün altyapısını oluşturacak faaliyetlerden birisi olan medreselerin kurulma işlemi Orhan Gazi devrinde gerçekleşti. İlk medrese şimdi bize komşu olan İznik'te kuruldu. Kültürel oluşumu sağlayan bir diğer önemli kurum olan tekkeler ise bu dönemde yine bizim çevremizde Bilecik'te, Göynük'te icrayı faaliyet ediyorlardı. Başka arkadaşlarca ayrıntılı olarak ele alınacağı için ben işin tarihi boyutuna girmeyeceğim. Ama şu kadarını söylemek istiyorum ki, coğrafi konumu gereği Sakarya bölgesinin öncelikle güney bölgeleri fethedildi. Bu durum Osmanlı Devletinin bu tarafa sınır olmasıyla ilgili değildi. Zaten o yıllarda şehrin bugün yerleştiği nokta ve kuzey tarafları yerleşime çok müsait değildi. Bu yüzdendir ki, başlangıçta iskana yönelik bir merkez ararsak bunu güneydeki yerleşik merkezler arasında aramak gerekecektir. Bu merkezler de tahmin edilebileceği gibi Geyve ve Taraklı olabilir. Nitekim ilk dönem kroniklerinde bölgede adı geçen başlıca merkezler bunlardır. Fakat hemen belirtelim ki ilk dönemin iki komşu ilçesi olan Göynük ve İznik, hem tasavvuf hem de bilim tarihinde dikkate değer kültür merkezleri iken, Taraklı ve Geyve için bu anlamda herhangi bir kayda tesadüf edilememektedir. Sözü edilen ilçeler bu tasavvufi konumlarını iki Bayramî Şeyhi Akşemseddin ( ölüm tarihi 1.459) ve Eşrefoğlu Abdullah Rumî'ye (ölüm tarihi 1470) borçludurlar.
"GÖYNÜK'TE AKŞEMSEDDİN, İZNİK'TE EŞREFOĞLU RUMÎ…"
Bu vesile ile şunu ifade edelim ki İstanbul'dan Ankara'ya ve Bursa'dan Ankara'ya doğru uzanan kervan yolu aynı zaman da çevresi için bir kültürel yayılma alanı da oluşturmaktadır. Çünkü şehirlerin oluşumunda kuşkusuz bir takım etkiler amil olmaktadır. Elbette bunların başında da coğrafi özellikler yer almaktadır. Çünkü şehirler çeşitli etkiler altında kurulur ve gelişirler. Bunların bir kısmı medeniyetlerin kendilerine olan ihtiyaçları doğrulusunda önem kazanır ya da önemlerini yitirirlerken bir diğer bölüğü de olağanüstü coğrafi konumları, belli yol güzergahlarının üzerinde bulunması gibi başka bazı faktörlerin etkisiyle bu konumlarını sürekli muhafaza ederler. Geyve ve Taraklı, bu ilk grubun en karakteristik özelliklerinden biridir. Kervan yolu bu yörelerden geçerken, hem siyasi hem iktisadi, hem de kültürel merkez olan bu şehirler, yani yol güzergahı ile birlikte sıradan yerleşim alanları haline dönüşürler. Nitekim Bayramîliğin kurucusu Hacı Bayram-ı Veli'nin kurduğu Bayramîlik, bu yol güzergahı üzerinde yayılmış ve Göynük'te Akşemseddin, İznik'te Eşrefoğlu Abdullah Rumî, Gelibolu'da Yazıcızâdeler, Bayramîliğin temsilcileri olmuşlardır. Nitekim bu kültürel altyapı sonucu Osmanlı dönemi içinde, klasik şiire İznik on bir, Göynük ise dört şairle katılmıştır.
"AŞIKPAŞAZÂDE KİTABINI, GEYVE'DE YAHŞİ FAKİH'İN EVİNDE YAZDI"
Ama Sakarya ili sınırları içinde Bayramîliğin her hangi bir faaliyetine rastlanmamaktadır. Sadece başta Göynük olmak üzere bölgede fetihleri ve eserleri bulunan Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa'ya (1.317 – 1.360) ait bugünkü Pamukova'da bir, hemen yakınındaki Mekece'de Orhan Gazi adına bir ve Geyve'de Elvan oğlu Sinan Bey (ölümü 1.478) adına bir zaviye bulunmaktadır. Ama bunların hangi tarikatla ilişkili olduklarına dair kaynaklar bilgi vermezler. Aynı şekilde bu yerleşim merkezlerinde ya da il sınırları içindeki başka bir birimde Osmanlı'nın kuruluşu ve Adapazarı çevresinin fethi yıllarında medreseye tesadüf etmiyoruz. Şimdi Sapanca'nın eski adı olan Ayan köyü adına bir Orhan Gazi medresesinden söz ediliyorsa da bu bana inandırıcı gelmedi. Sakarya bölgesinde karşımıza çıkan ilk entelektüel bilgi, Osmanlı kroniklerinin ilk örneklerinden olan Aşıkpaşazâde'nin (ölümü 1.481 veya 1.502) "Tevârih-i Âl-i Osman"ında çıkar. Aşıkpaşazâde eserini yazarken Osmanlı tarihinin başlangıcından Yıldırım Bâyezid devrinin sonuna kadarki kısmının kaynağını, 1.413 yılında Geyve'de hastalık dolayısıyla kaldığı Orhan Gazi'nin imamı İshak Fakih'in oğlu Yahşi Fakih'in evinde okuduğu bir kitap olarak gösterir. Bugün elimizde olmayan Osmanlı tarihine ait bu kitap, muhtemelen söz konusu alanda yazılmış birinci örnekti. Ama bizi ilgilendiren asıl husus, hanedana yakın, Yahşi Fakih gibi bir aydının o bölgede yaşadığından haberdar olmamızdır. Daha sonraki dönemlerde unutulmayan bu bölgede, Akyazı'nın başka bir köyünde, başka bir tasavvufi hareketle karşılaşmaktayız. Özellikle Bolu ve çevresinde etkin olan Halveti tarikatı, muhtemelen Akyazı bölgesine de tesir ederek Karapürçek köyünde bir dergah meydana getirmiştir. Atâyî'nin Şakayık zeylinde hayatı ile ilgili bilgiler verilen Şeyh Sinan, bu köy doğumlu olup tasavvufi eğitimini Bolu'da tamamlamış, sonra da dedesi Bayram Dede ve babası Şeyh Ahmed'in de şeyhlik yaptığı posta oturmuştur. Şeyh Sinan 1570 yılında aynı köyde vefat etmiştir.
" YÖRENİN YETİŞTİRDİĞİ TEK ŞAİR
GEYVELİ MEHMET GÜVÂHİÎ'DİR"
Peki bölgenin klasik şiir açısından görüntüsü nedir? Kaynaklar yörenin yetiştirdiği bir tek şairden söz etmektedirler. Tahmin edileceği gibi bu yöre de Geyve'dir. Çünkü Divan edebiyatı bir şiir edebiyatıdır. Dolayısıyla gelişip serpileceği nokta, şehir vasfı kazanmış ortamlardır. Daha önce de belirtildiği gibi XIX.yüzyıl başlarına kadar da bu bölgede bu vasfı taşıyan yegane merkez bu kasabalardır. Sözü edilen bu şair de Güvâhî'dir.Osmanlı Şair Tezkireleri XVI. Yüzyılda Güvâhî adlı bir şairi Geyveli olarak göstermektedirler. Kaynakların verdiği bilgilere göre Güvâhî, Geyve'de doğdu. Elimizde doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Bunu da doğal karşılamak gerekir, çünkü şark biyografi geleneğinde doğan kişi çok önemli birisi değilse doğum tarihi hakkında bilgi verilmez. Güvâhî kelimesi şairin mahlası olup asıl adı Mehmet'tir. Babasının adı ise Abdullah'tır. Güvâhî'nin yetişme tarzı hakkında da kaynaklar bilgi vermemektedirler. Mesleğinin sipahi olmasından, onun medrese geleneğinden değil de asker şairlerden olduğunu çıkarmak mümkün. Bilindiği gibi klasik şiirin % 3.7'lik bir bölümünü asker şairler oluşturmaktadır. Bunun da yarıya yakını (genel oranın 1.4'ünü) sipahiler meydana getirir. Osmanlı devlet geleneğinde kendine has bir askeri soyluluğu temsil eden tımarlı sipahiler, tasarruflarına verilen arazinin bazı gelirlerine karşılık, kanunun öngördüğü sayıda atlı asker beslemek, donatmak ve sefer sırasında bunlarla birlikte orduya katılmak zorundaydılar. İşte Güvâhî de böyle bir sipahi idi ve o da zaman zaman maiyetiyle birlikte Osmanlı devletinin düzenlediği savaşlara katılmıştır. Örneğin Yavuz Selim'le birlikte 1517 yılında yapılan Mısır seferi, bunlardan biridir. Şairimizin nerede ve ne zaman öldüğü konu da tam bilinmemektedir. Kaynakların verdiği 1519 veya 1520 yılı eserlerindeki bilgilerle çatışmaktadır. Bu bilgiler onun 1526'dan sonra öldüğünü göstermektedir.
"GÜVÂHÎ'NİN PEND-NÂMESİ, ATALAR SÖZÜ MECMUASI HALİİNDEDİR"
Güvâhî'nın elimizde üç eseri vardır: Pend-nâme, Gurbet-nâme ve İbret-nâme. Son iki eser küçük iki mesnevidir. Güvâhî'nin asıl eseri sayılan Pend-nâme ise üzerinde durulması gereken 2133 beyitlik ilginç bir çalışmadır. Halka dini tasavvufi öğütler veren kitaplar olarak tanımlanabilecek olan pend-nâmeler, özellikle toplumların oluşum safhalarında öne çıkan didaktik çalışmalardır. Bu tarz eserlerde yazarlar kısa ve özlü sözler olması açısından atasözü ve vecizelerden sıklıkla yararlanırlar. Güvâhî bu eserinde sözü edilen türün bu yaklaşımın da ötesinde atasözlerine çok yer vererek adeta eserini bir atalar sözü mecmuası haline getirmiş, yer verdiği örnekleri de kendi dilinden seçerek Türk atasözlerinin aşağı yukarı ilk yazlı belgelerinden birini bizlere yadigar olarak bırakmıştır. Bu anlamda hemşerimiz olan Güvâhî, eseri, yalın dili ve samimi üslubu ile hem pend-nâme türünün ilginç örneklerinden birini vermiş, hem de Anadolu'da yerel anlatımın ilk örneklerinden birini kazandırmıştır.
"SAİT FAİK, NECATİ MERT, ŞADAN BEZEYİŞ, SEZGİN BURAK, HÜSNÜ GÜRSEL…"
Sakarya bölgesi kuruluş yılları sonrasında artık Osmanlı coğrafyası için önemli bir siyasi merkez olmaktan çıktı. Nitekim kaynaklar yöre doğumlu herhangi bir müellife yer vermeyerek bu manzarayı kültürel anlam da doğrulamaktadır. XIX, yüzyılından itibaren Sanayi Devrimi'nin getirdiği yeni şekillenmeyle birlikte Osmanlı ülkesinde ortaya çıkan yeni yapı, bu anlamda Sakarya bölgesini de etkilemiş ve bu defa Adapazarı merkez olmak üzere kuzeye doğru da bir hareketlenme başlamıştır. Bu dönemde hem Kafkaslardan hem de Balkanlardan gelen göçler nüfus bakımından yoğunluk kazanan bölge, önce tarımda, giderek sanayide bir gelişme eğilimi göstermiş, bu yeni yapı 1954 yılında şehrin il olmasıyla sonuçlanmıştır. Şehirde siyasi ve iktisadi alanlardaki bu ilerlemeye karşılık yeni dönem de kültürel platformda önemli bir gelişmenin görülmemesi dikkat çekicidir. Bu durumu, kültürel gelişmenin siyasi gelişmeyi belli bir mesafeden izlemesi kuralı ve kültürel alt yapının teşekkül ettirilememesi sebebine bağlamak gerektiği kanaatindeyim. Bu dönemde şehrin yetiştirdiği Sait Faik Abasıyanık (1906-1954), Necati Mert (1945) gibi edebiyatçılarla Şadan Bezeyiş (1926), Sezgin Burak (1935-1978), Hüsnü Gürsel (1925) gibi görsel sanatçıların ancak daha genç olanları orta öğrenimlerini Sakarya'da yapmışlar, diğerleri İstanbul ya da Bursa gibi çevre illerin eğitim kurumlarında öğrenim görmüşlerdir.
" SAKARYA, SOSYAL BİLİMLER İÇİN, EŞSİZ BİR LABORATUARDIR "
Bu anlamda Sakarya'yı bir kültürel ortama dönüştürecek, onu iktisadi ve siyasi yapıya denk bir kültürel seviyeye taşıyacak en önemli merkez kuşkusuz Sakarya Üniversitesidir. Nasıl geçmişte medrese ve tekkeler aracılığı ile oluşturulan kültürel alt yapı şehirleri bilim ve sanat merkez haline getirdiyse günümüzde de bu işlevi üniversiteler üstlenmelidir. Kuşkusuz bu yapıyı çağımızda oluşturacak diğer kurumlar da sivil kuruluşlarla belediyelerdir. İşte Sakarya Üniversitesi eğitim öğretim faaliyetleri yanında kuracağı merkezler ve düzenleyeceği başkaca kültürel faaliyetlerle bu oluşumu yönlendirirse hem bölgeye kendisinden beklenen hizmeti vermiş hem de vizyon arayışları içindeki Sakarya'ya yeni bir istikamet kazandırmış olacaktır. Sahip olduğu mozaik toplum görüntüsüyle özellikle sosyal bilimler için eşsiz bir laboratuar olan bölge, bu amaçlar için kuracağı Araştırma Merkezleri ile Üniversite için de çok iyi bir uygulama alanıdır.
----
1) Prof.Dr. Mustafa İsen, "Kültürel Çevre Açısından Sakarya", I. Sakarya ve Çevresi Tarih ve Kültür Sempozyumu Kitabı, SAÜ Yayını, Adapazarı – 1999, sh.227-231.
Prof.Dr. Mustafa İsen – 2009 (Fotoğraf: Nezvat Yıldırım)
Tarihi Beşköprü – 1908. (Ed.Osman Köker)
Prof.Dr. Mustafa İsen Irmak Dergisi ailesiyle – 2005 (Fotoğraf: Fatih Gürsel)
Sait Faik (Sait Faik Müzesi Arşivi) Hüsnü Gürsel-2009 (N.Yıldırım) Necati Mert-1978 (Hüsnü Gürsel)
Sezgin Burak (TASEYAD Arşivi)
Yazı Tarihi : 19 Ocak 2010 Salı
Bu yazı 177 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.
Bu köşe yazısına yapılan yorumlar