YAŞAYAN BİR YAZAR ADINA YARIŞMA

Fahri Tuna

Fahri Tuna
Aynalıkavak Yazıları / Fahri Tuna

FAİK BAYSAL ÖYKÜ YARIŞMASI - 2002
YAŞAYAN BİR YAZAR ADINA YARIŞMA

Irmak Dergisince düzenlenen yarışmanın ödül töreni açılışında, derginin genel yayın yönetmeni Fahri Tuna, yarışmanın öyküsünü şu sözlerle özetliyordu: "2001 Ocak ayında yayın hayatına başlayan aylık Irmak Kültür-Sanat Dergisi Yayın Kurulu olarak; Türkiye'de bir ilke, bir onura imza atmak istedik: Ülkemizde ilk defa, yaşayan bir sanatçı bir yazar adına yarışma düzenledik. Tercihimizi; Babıali'nin ender temiz ve namuslu, yayımlanmış 77 eseriyle Türk edebiyatının en üretken kalemlerinden, şiirde, romanda, öyküde, senaryoda, özetle edebiyatın birçok alanında eserler veren, Sakaryalı bir yazar Faik Baysal'dan yana kullandık. Faik Beyi telefonla arayıp, adına Irmak Dergisi olarak öykü yarışması düzenlediğimizi bildirdiğimde; çocuklar gibi sevindiğini, duygulandığını –hadi itiraf edeyim- ağladığını gördüm." (1)


FAİK BAYSAL KİMDİR

1922 yılında Adapazarı Pamukosman Sokağı'nda doğdu. İstanbul Saint Joseph Koleji (ilk, orta, lise) ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Öğretmenlik, spikerlik, çevirmenlik yaptı, gazete ve ansiklopedilerde çalıştı. Roman, öykü, şiir ve senaryo yazdı. İlk ürünü Tahta At (şiir, 1935) olup yayımlanan ilk ürünü Yapraklar (şiir, Gündüz Dergisi, 1936), yayımlanan son kitabı Madam Bambu (Roman/2002)'dur. 09 Aralık 2002 tarihinde İstanbul Bahçeşehir'de vefat etmiş ve İstanbul Topkapı Merkezefendi Mezarlığına defnedilmiştir. Eserleri - şiir: "İlk Defa" (1957), "Beyaz Şiirler" (1984), "Ayın Ucunda" (1994), "Gül Sancısı" (2001). Roman: "Sarduvan" (1943), "Rezil Dünya" (1955), "Drina'da Son Gün", "Küçük İnsanlar", "Ateşi Yakanlar", "Voli", "Madam Bambu"(2002). Öykü: "Perşembe Adası" (1955), "Sancı Meydanı", "Nuni", "Militan", "Tota", "Güller Kanıyordu", "Kırmızı Sardunya", "Ilgaz Teyze Öldü", "Elleri Sesinin Rengindeydi", "Beni Bırakma Doktor". Senaryo: Kavanozdaki Adam (bilim-kurgu). Ödülleri: Orhan Kemal Roman Ödülü (SARDUVAN'la), 1969 Sait Faik Öykü Ödülü (SANCI MEYDANI'yla), İnanç Dergisi Roman Ödülü (ATEŞİ YAKANLAR'la). 2002 yılında Irmak dergisi tarafından adına ödüllü öykü yarışması düzenlendi. Yazdığı dergiler: Gündüz, Varlık, Büyük Doğu, Irmak.








Yarışmanın duyurusu-3.9.2009 – Tüvasaş Lokali.

YARIŞMA TAKVİMİ

Irmak dergisinin 21 sayısının (Eylül-2002) 26. sayfasında tam sayfa duyuru ilânı yapılan yarışmanın amacı, "Türk öykücülüğüne önemli katkılan yapan Faik Baysal adına düzenlenen yarışmada amaç; ülkemizin yetenekli/amatör öykücülülerini edebiyat dünyasına kazandırmaktır" şeklinde açıklanıyordu. Birinciye 500, ikinciye 350, üçüncüyü 250, 4 mansiyona 100'er Tl ödül verileceği duyurulan yarışmanın takvimi ise: "03 Eylül 2002 – Yarışmanın kamuoyuna duyurusu, 22 Kasım 2002 – Son katılım tarihi, 25 Kasım – 15 Aralık 2002 – Seçici Kurul Değerlendirmesi, 17 Aralık 2002 – Sonuçların açıklanması, 20 Aralık 2002 - Ö Cuma. 20.00, AFA – Ödül Töreni" şeklindeydi. Yarışmanın sekreterliğini ise Yüksel Güler üstlenmişti.

KARS'TAN İZMİR'E, ANKARA'DAN,SAMSUN'A
341 KATILIM…
Seçici kurul üyeliklerini Hikâyeci Mustafa Kutlu, Hikâyeci Cüneyt Suavi, Sait Faik üzerine çalışmalarıyla tanınan SAÜ Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Engin Yılmaz, Irmak Dergisi yazarları Fahri Tuna ve İffet Hacıeyüpoğlu'nun yaptığı "Irmak Dergisi Ulusal Ödüllü Faik Baysal Öykü Yarışması"na ülke genelinden 341 eserin katıldığı görüldü. 4.000 lira bütçenin finansmanı başta Sakarya Valiliği, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi, SATSO, SESOB ve Tüvasaş tarafından sağlandı. 341 katılı pek de küçümsemek gerektiği, THK Öykü Yarışmasına sadece 74 eserin katıldığı öğrenilince görüldü. Her yarışmacının on harfli bir "rumuz"la katıldığı yarışmada, yoğun değerlendirmelerden sonra; ödül kazanan 13 kişiden 9'unun Sakarya dışından olduğu görüldü: Bunların 2'si Ankara, 2'si İstanbul, 2'si Kars, 1'i İzmir, 1'i Samsun, 1'i de Iğdırlı yarışmacılar. Bu sonuçlar da yarışmaya ulusal düzeyde katılımın bir başka göstergesi olarak yorumlandı.

YARIŞMANIN ÖDÜL LİSTESİ

ULUSAL ÖDÜLLÜ FAİK BAYSAL ÖYKÜ YARIŞMASI
341 ESER ARASINDAN ÖDÜL KAZANAN ESERLER LİSTESİ:

Ödül Alan Eserin
Ödülü : Adı (Rumuzu) : Eser Sahibinin Adı : İli :
Birincilik Ödülü "Vuslatın Rengi: Deniz" (Yamaç) Sema Yamaç Adapazarı
İkincilik Ödülü "Bir Kadın, Bir Kadın Daha" (Sarp) Nilüfer Boyacı İzmir
Üçüncülük Ödülü "Saklı Çare (Lâl) Aslı Kantarcı Adapazarı
Mansiyon-1 "Gün Batımı" Aslı Demir Ankara
Mansiyon-2 "Her Zamanki Gibi, Sıradan" Emeti Yücel İstanbul
Mansiyon-3 "Yedi" Ekrem Saltık Kars
Mansiyon-4 "Çığlık Çığlığa" Seher Sarı Samsun
Valilik Özel Ödülü "Bekleyiş" Mehmet Edemen Sakarya
Büyükşehir Özel Ödülü "Merhametin Karşılığı" Nursel Akbaş İstanbul
SATSO Özel Ödülü "Adını Bir Söylesem Ayten Yatar Ankara
SESOB Özel Ödülü "Evsiz… Kimsesiz." Sevgi Örengül Sakarya
Tüvasaş Özel Ödülü "Başkentte Taşralı Bir Asistan" İbrahim Çapan Kars-Iğdır
Seçici Kurul Özel Ödülü "Vakitsiz Çözülmeler" Arzu Yavuz Sakarya


YAYINLANMAYA DEĞER BULUNAN ESERLER

Bu arada seçici kurul 341 eser arasından 35 eseri de "yayımlanmaya değer" buluyordu. Söz konusu eserlerin adları ve sahipleri ise şöyleydi: "Sensizliğe Alışamadım" (Tuğba Alan), "Çocuk Rengi Kırmızı" (Nurten Kaçar), "Kayıp" (Erkan Aslan), "Kumarbaz Öğretmen" (Enver Topçu), "Mutluluğun Resmi Yoktur" (Tülay Mayda), "Kuş Uçar İnsan Düşer" (Serkan Yazıcı), "Aile Çekirdeğindeki Sesler" (Beytullah Önce), "Garip Rastlantı" (Ayşenur Abiradam), "İçinden Kuşlar Geçen Evimiz" (Mehmet Yıldırım), "Vefa" (Yakup İspaha), "Mutluluk Eşiğinden Aydınlık" (Dilber Öğreten), "Bugün Hava Güzeldir" (Tuğba Bulut), "Yağmur Damlası" (Candan Göknel), "Beyaz Karanlığın Esrarı" (Hüseyin Duran),
"Bir Öykü Yazmak" (B. Oytun Tekkaya), "Katmerli Mutluluk" (Didem Yüzçeler), "Körfez" (İbrahim Çolak), "Zorluğu Geçiş" (Hayrettin Şahin), "Saygıdan Doğan Bitimsiz Sevgi" (Osman Albayrak), "Akıllar Sessizdir" (Önder Özkoç), "Küçük Bulutun Özlemi" (Turgay Arıcıoğlu), "Ağlayan Kara" (Ali Işık), "Fato'nun Kaderi" (Nemciye Işık), "Dünyaya Nanik" (Yusuf Ziya Kobyaoğlu), "Türkiye'de Olsaydı" (Behiye Tutkun),
"Asrın Depremi" (Emre Can), "Trafik Canavarı" (Berat Efe), "Değirmenci Köyü" (Ahmet Süha Öz), "İkinci Aile" (Fatma Hıra),
"Mendilci Kız" (Alanur Topkaya), "Mutluluk Sanılan Mutsuzluk" (Bennu Yar), "Öğretmen Olmak İstiyorum" (Gönenç Aykol), "Tutku" (Yasemin Kardeş), "Murat İle Selin" (Uğur Bayrak)


ÖDÜL TÖRENİNE 11 GÜN KALA GELEN ACI HABER

Evet; Türkiye'de – muhtemelen – bir ilke imza atılmasına on bir gün kalmıştı. Günlerden 9 Aralıktı; Faik Baysal'ın seslendirme sanatçısı kızı Elif Baysal'ın telefondaki sesi belki de ilk kez rol ve sanattın uzak, hüzün bulutları yüklüydü: " Babamı kaybettik!..." Edebiyatın şiirden romana, öyküden senaryoya, çeviriden anıya… bir çok dalına 77 eser vermiş 80 yaşındaki koca çınarı, velut ve çelebi kalemi, ruhunu Rahman'a teslim etmişti. Karlı bir İstanbul ikindisinde Ataköy 5. Kısım Camiinde kılınan cenaze namazına müteakip Merkezefendi Mezarlığına defnediyorduk, bir avuç seveni ile birlikte. Cenazeye Sakarya Valisi Cahit Kıraç, Adapazarı Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Duran, Irmak Dergisi ve Sagüsad camiasından 20'yi aşkın kişi cenazeye katılıp, Baysal'a "son görevlerini" yerine getirmeye çalışıyorlardı.


Dönemin Sakarya Valisi Cahit Kıraç, Faik Baysal'ın çocukları Elif ve Emre Baysal, seçici kurul üyeleri ve ödül kazanan yarışmacılar, 27 Aralık 2002 tarihinde AFA'da düzenlenen ödül töreninde.

27 ARALIKTAKİ HÜZÜNLÜ TÖREN

Yarışma takvimi gereği; ödül töreni 20 Aralık'ta AFA'da, birinciye de bizzat Faik Baysal'ın onur ödülü vermesi planlanmıştı ama kader bir kez daha ağlarını örüyordu ve yarışma çok az yarışmada görüleceği şekilde bir hüzün sağanağına dönüşüyordu. Faik Baysalın "mukadder ama beklenmedik vefatı" nedeniyle adına düzenlenen yarışmanın ödül töreni bir hafta gecikmeyle 27 Aralık 2002 Cuma akşamı 20.00'de AFA'da düzenlendi. Geceye büyük yazarın adına, tıp doktoru oğlu Emre Baysal ile seslendirme sanatçısı Elif Baysal katılıyordu. Sakarya Valisi Cahit Kıraç ve Adapazarı Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Duran'ın eşleri ile katıldığı, salonun Faik Baysal severlerce doldurulduğu gece, ödül töreninden çok bir "anma" gecesine dönüşüyordu. Yurdun dört bir yanından gelip ödüllerini alan yarışmacılar bile "hüzün yağmuru"nun etkisinden etkilenerek göz yaşlarını saklayamıyorlardı. Böylece 01 Aralık 1922'de Adapazarı Pamukosman Sokağında dünyaya gözlerini açan Mustafa Faik Baysal, seksen yıllık ömrünün son günlerine denk gelen "Irmak Faik Baysal Öykü Yarışması"nın ödül törenine 11 gün kala hayata gözlerini yummuş, yarışma ve yarışmacılar bir "yetim psikolojisi" ile ödüllerine kavuşmuştu.


Faik Baysal 78 yaşında (Foto: Fahri Tuna)


Birincilik Ödülü:
"VUSLATIN RENGİ: DENİZ"
Sema YAMAÇ

Tırnak dipleri morarmıştı soğuktan. "Bıçak gibi" derler ya hani, işte o denilen bıçağın bilenmişiyle yüzünü kesiyordu poyraz. Daha Kasım başıydı ama, bu yıl pek aceleciydi soğuk gelmekte. Soğuğu hissetmemeye çalıştı. Sıcak bir sahilde olduğunu hayal ederse, içinin biraz olsun ısınacağını düşündü. Daha küçük bir çocukken, sobası olmayan banyolarında (olsa da yakıtları yoktu zaten) kış günü annesi onu yıkarken de bu oyunu oynardı o. Gözlerini kapar, sıcacık bir odada olduğunu, sobanın tenini ısıttığını hayal eder, ve gerçekten de bunun ardından dikleşen tüyleri yavaşça yatışmaya başlardı. Vücudunun kızışmasında annesinin derisini yolarcasına sürttüğü kesenin de faydası yok değildi hani. Ama yine de zorluklarla dolu dış dünyanın, beyninin gücü karşısında ne kadar zayıf olduğunu düşünmekten mutlu olduğu için, "anne" faktörünün farkında olmazdı. Hem, ikinci sınıfı bitirdikten sonra, sünnet olup "koca adam!" sıfatına girdiği için, yalnız yıkanmaya karar verdiği her soğuk banyoda, annesinin kesesi olmadığı halde ısınma oyunlarında yine başarılı olmamış mıydı?

Sekiz kardeşin erkeklerinin en küçüğüydü. Üç erkeğe karşılık, kız nüfusu daha baskın olmasına rağmen, dünya üç erkek kardeşin üzerine kuruluydu aile içinde. Bu yüzden olsa gerek, ilk deneyimlerini öncelikli yaşayıp onları taşıyamayan sorumsuz ve serkeş bir büyük ağabeyi; uyusa da çalışsa da karnının doyduğunu fark ettiği için uyumayı seçen bir de küçük ağabeyi vardı. O öyle değildi ama. Çalışmadan yaşamaktan, insanlara sıkıntı vermekten şeytan görmüş gibi kaçardı. En iyileriydi o. Bunu kendisi değil, ailesi ve bütün tanıdıkları söylerdi hep. O, bunları işitince haya eder, başını önüne eğerek bu "yüceltiliş" rüzgarına kapılmamak için odasına çekilirdi. Lüzumsuz sohbetlere dahil olmamak için insanlara mesafeli davranması, özellikle genç kızların ona "esrarengiz" sıfatını yakıştırmalarına ve daha bir üzerine eğilmelerine sebep olmuştu. Onu görünce kıkırdaşarak itişip kakışan kız gruplarından rahatsızlık duyar, dünyanın en zarif ve nadide varlığı olduğuna inandığı kadın nesline bu hafif tavırları yakıştıramazdı.

Hani her bataklıkta bir çiçek, her yoklukta bir varlık, her üzüntüde bir sevinç vardır ya; işte o, ""hemen bulunmayan ve sabırla elde edilen" mücevheri bulmuştu kalabalıklarda. O kadar genç kızın arasında bir bakışta dikkat çekmeyen, hatta biraz da başkalarının "sıradan" olarak niteleyeceği, ama asil, ama duygulu, ama ağır olandı gördüğü. "Elif'miş adı... Annesi söylemişti, oğlunun ondan her bahsedişinde titreyen ellerine tebessümle bakarken. Yeni taşınmışlar muhitlerine. Kızcağız lise sona gidiyormuş da içine kapanıkmış biraz. Tıpkı kendi gibi!... Ne güzel bir uyum konuşmadan anlaşmak. Ne güzel bir serzeniş gözleriyle tartışmak. Ne derin bir şifre bakışlarda buluşmak! O şifreyi çözmüştü ikisi de. Yalnız ikisinin anlayacağı bir dilde, insan yığıntılarından sıyrılıp ta söylenilecek her şeyi işte böyle söylemişlerdi birbirlerine. Elif de ona ilgi duyuyordu. Çok iyi farkındaydı bunun. Farkındaydı; çünkü bir keresinde bakkaldan elinde poşetlerle dönerken karşılaştıklarında, sessizce "iyi günler" demişti Elif'e. Kızcağız cevap bile veremeden, zayıf bir elektriğe tutulmuşçasına elindekileri yere düşürmüş, daha sonra da hem yerdekileri toplayıp, hem de kızaran yüzünü saklamaya çalışırken "size de" demişti ürkek bir sesle. Şarkı gibi gelmişti bu ses kulaklarına. Birilerinin görmesinden korkarak, dağılan poşetlere bile yardım edemeden koşar adım uzaklaşmıştı oradan.

Evet! Lise sondaydı Elif'çiği!... Mürekkep yalamış insan başka olur... Onda, kendini koymak istediği konumu görmüştü biraz da. Okumayı çok istemişti. Doktorluk, mühendislik falan değildi hayali. O, okul koridorlarını, kara tahtayı, tebeşir tozunu seviyordu. "Öğretmen olup ta sürünecek misin dağ - bayır? Hem kaç para kazanır ki o yabanlar? Kendinden ziyade seni bu yaşa zorluklarla getiren bizleri düşünmen lazım gelir" demişti babası. Dağı bayırı bir kenara koymuştu da, babasının boynuna doladığı hak yüzünden geri durmuştu hayallerinden. "Ağabeylerim var!" diyememişti anacığının mazlum yüzüne bakınca. İnsanın, sevdiklerini değil de kendisini feda etmesi daha kolay değil mi?..
Balıkçı köyüydü burası. Babası da, rahmetli dedesi de balıkçılıkla ev geçindirmişlerdi. Balık iyi olunca, pay ziyadeleşir, hatta bir ev alacak kadar bile birikim yapılabilirdi. Ama, son beş yıldır rutubet ve nemden ayak bileğini bükemeyen, bu yüzden de merdiven altında ağ onaran babası ve umursamaz ağabeyleri yüzünden, geçim onun omuzlarındaydı. Sızlanmazdı hiçbir zaman. Ama şimdi gönlü vardı ortada. Kuracağı sıcak yuvanın hayalleri vardı. Bir anlamda, babasını memnun edeceğini umduğu olası torunlar vardı. "Ne yardan, ne serden!.." dedi kendi kendine. Çalışma temposunu bir misli arttırırsa, hem yeni bir ev kurabilir, hem de ailesini mağdur etmezdi. Onun için aylardır, gündüzleri uyuyup geceleri balığa çıkıyordu. (…) (2)

İkincilik Ödülü:
"BİR KADIN, BİR KADIN DAHA"
Nilüfer BOYACI

Perşembe gece yarısını geçerken yoksul bahçe kapısı son darbeyi yedi. Raci, çekik gözlerinin karası, aklarında devrilene dek içmiş, küfelik… Sallana yuvarlana abanınca kapıya, harç duvara tutunan cılız birkaç paslı çivi yerinden kurtuldu. Firfiri, sarı, turuncu şebboy, devrilen kapının altında, iniltiye döktü çiçeklerini. Raci'nin kafası bir hoş, keyfi yerinde. Bedenin sıkıştıran ceketinin yeniyle ağzını, burnunu sildi, bir iki sendeledi, toprak yolu iki pencereli odaya kavuşturan beyaz şakayıkların içine yuvarlandı. Toparlanmaya çalıştıkça devriliyor. Zaferin yeğnikleştirdiği kederiyle, kafası ve gönlü sarmaş dolaş bir topaç, dön babam dön! Her yer onun: Bu ev, bu mahalle, bu dünya… Daha özgür, daha yürekli, az korkak oluyor içince.
- Anaaaa1 Kız anaa! Ne cehennemdesin?
Yandaki inşaattan çektikleri elektrik, asma çardağının göbeğinden soluk bir ışık bıraktı bahçeye. Sağ duvarı sarmalayan çarkıfeleğin al çiçekleri görünüverdi. Sapsarı parmak üzümleri, hastalıklı yaprakların arasında "ye beni" diyor. Gölgeli ışıkta beliren Gülsüm, uykulu.
-Sus oğlum! Bağırma! Konu komşu uyanacak. Tuh gebermeyesice! Zıkkım iç inşallah! Leş kokmuşsun leş!
-Bağırıp duracağına gel kaldır beni kız!
-Yaslan bana, yaslan! Yavaş! Beni de düşürecek! Selamün kavlen… kendine acımıyorsun, bana acı! İçerdeki kocakarının dırdırını ben çekiyorum sonra. İkinizden de usandım. Sok şu kafanı çeşmeni altınaé
-Aman be Gülsüm! Amma da uzattın! Dur kız! Çekiştirmesene! Kafam acıdı.
-Kafan kopsun! Sarhoş it!
-Burnumdan getirme be ana! Zaten canım sıkkın! Kapa şu çeşmeyi! Islak sıçana döndüm.
Raci, kadının tombul bedenine verdi ağırlığını; gözleri şıldır şıldır. Gülsüm'ün yalandan kızdığını iyi biliyor, nazla sarılıyor anasına. (…) (3)

Üçüncülük Ödülü:
"SAKLI ÇARE"
Aslı KANTARCI

Durakta her sabah kırmızı atkısıyla, elleri cebinde, soğuktan titreyen, ısınmak için kollarını bedenine sımsıkı yapıştırmış bekleyen biri ne kadar ilgi çekici olabilirdi ki? Ya da diğer insanlardan ne farkı vardı? Burnunun ucuna düşmüş buğulu gözlüklerini kaldırmak için o soğukta elini cebinden çıkaramayıp da kafasını arkaya atışıyla ve komik beresiyle aslında hiç de umursanacak bir hali olmayan bu adam bana niye böyle sıra dışı ve aslında göründüğünde çok daha farklıymış gibi geliyordu. Yoksa ben mi sıradandım, ya da sıradanlık kavramına sıkıştırılmış onca sıra dışı insanın gizemini çözmekte mi ustaydım.

Sürekli burnunu çeken ve kukuletalı beresiyle her sabah durakta ufak ufak zıplayan, sarmalanmış yüzünü seçemediğim bu adam artık bana selam vermeye başlamıştı bile. İşe gider gibi bir hali yoktu. Öyleyse neden haftanın altı gününü sabahın buz kesen bu erken saatlerinde bir yerlere gitmek için harcasındı ki?

Onu niye bir bahar gününde görmemiştim? İnsanlar cıvıl cıvılken, çamursuz ayakkabılar, beresiz ve bedenine gömülmemiş bir baş ile… Görmememi gerektirecek kadar çirkin miydi ki, insanın aklını daraltan, alabildiğine gerçek bir kış gününde çıkmıştı karşıma. Belki sıcaktan bunalıp da gözlüklerini bile takmayabilirdi, elleri de cebinde değil dışarıda olurdu, eldivensiz… Hem o zaman belki benim baharları iki duraklık yolu yürüdüğüm gibi o da otobüs beklemez, yürürdü. Ama o zaman onu bu kadar inceleyemezdim. Görmediklerimi çözmek ya da görmek istediklerime ulaşmak için uğraş vermez, yalın ve işte asıl o zaman sıradan olabilecek bir insanı fark edemezdim bile. Onun sıra dışılığı görünmez oluşuydu. Evet, görünmez oluşu. Göremiyordum çünkü; gözlükleri ve kırmızı burnundan başka bir şey. Zaten benim derdim nereye gittiği, kim olduğu değil, yalnızca kafamda kurguladığım tuhaf kişilikle bu sosyal ve çok rastlanır tipi, bir türlü bağdaştıramayışımdı. (…) (4)

-----
1) Irmak Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Fahri Tuna'nın 27.12.2002 tarihinde AFA'daki ödül töreni açılışında yaptığı konuşmadan,
2) Irmak dergisi, Sayı: 25, Ocak-2003, s. 24,
3) Irmak dergisi, Sayı: 26, Şubat-2003, s.6,
4) Irmak dergisi, Sayı: 26, Şubat-2003, s.12.



Yazı Tarihi : 06 Ocak 2010 Çarşamba
Bu yazı 166 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Bu köşe yazısına yapılan yorumlar

Bu yazıya hiç yorum yapılmamış.
Online Ziyaretçiler
-
Silkroad Silk, Silkroad Online, Silkroad ESN, Silk