Akademik curufat

Hayrullah Şanzumi

Hayrullah Şanzumi
Akademi veya akademisyen denilince ilk akla gelen şey şüphesiz ki üniversite gelir gelmesine ama akademik anlayış ve de işleyiş denilince bu kavramı sadece üniversitelere hapsetmek yanlış olur. Onun için bu makalemizi bir bütün olarak algılanması gerek. Akademik kurumlar ve de gerekse bu çapta faaliyet gösteren resmi, sivil tüm kurum ve kuruluşlar başta olmak üzere herhangi bir kurum ve de kuruluş ile de yakından uzaktan hiçbir alakası olmadığı halde akademik duruş, anlayış veyahut ta iddiasında bulunan her ferdi muhatap kabul ederek serzenişgah olarak kabul ediyorum.
Mamafih kişi gerek akademik hüviyete havi olsun, gerekse olmasın, gerek mensubu olduğu akademinin özelliklerine sahip olsun veyahut da olması, içi dolu olsun veya boş olsun farzı muhal söz konusu adam münferiden sayü gayret içerdiği halde muvazzaflardan daha liyakat sahibi olsun. Aslında herkes kendisini çok iyi bilir ve başka hiçbir bilirkişinin tespitine gerek kalmaksızın herkes kendisinin faziletli mi yoksa da rezilet erbabı mı olduğunu çok ama çok iyi bilir. İşi sadece akademik curufata hapsedip sınırlamak da nakıs olur. Çünkü bütün dünya ahvali bir bütün, biz ise gerek bütün ve gerekse parçayı anlayabilmemiz sadedinden bazen tümden teke, bazen de tekten tüme metodundan istimdat kılarak tıptaki biyopsi misalinde olduğu gibi her ne kadar palyatif iştigal ediyor isek de neticede bütünün ahvaline yönelik faaliyet serdetmeye gayret ediyoruz. Onun için hedefimizde ne akademi ve ne de onun mensupları olmaktan çok bütün kurum ve de kuruluşların uhdesindeki problemleri rapora dönüştürüp reçeteleştirmektir efalimiz. Çünkü tedaviye reçeteyle başlanır.
Burada üzerinde titizlikle durulması gereken şeyin teşhisi doğru dürüst yapılıp reçetesinin de isabetli yazılması neticesinde tedavinin de aksatılmadan tatbiki esas olacaktır. Aksi takdirde her safhanın kendisi kadar teşhis, tespit ve de tedavisinin akamete uğratılmadan uyarlanması çok mühimdir. Diyelim ki teşhis çok doğru konuldu ama tedavide aksamalar oldu. Yine değişen bir şey olmaz. Demek ki her fasılanın son fasılaya ulaşmadaki önem ve de ehemmiyeti ihmal etmeye gelmez. Varılan noktada hiçbir şeyin bir diğer şeyden daha fazla veya az önem arz etmesinin mevzuubahis olamayacağı ayan beyan ortadadır.
Filhakika hiçbir varlık ben bir diğerinden daha ehemim diyemez. Eğer diyecek olursa da Hz. Mevlanın Musa'ya "Git de kendinden daha aşağı bir mahluk getir" dediğinde Musa'nın gezip tozup sonunda bir uyuz köpek bulup götürmeye yeltenmesinden naşi köpeğin dillenerek "Ya Musa beni götürme azarlanırsan karışmam ha" demesi ve Musa'nın bu efalinden vazgeçerek Tanrıya dönmesine ve Yüce Çalabın Musa'ya "Eğer o kelbi getirseydin azarlanacaktın" hikayesi aslında herkesin haddini bilmesini ve kendisinin işini yapmasını salık verdiğini, keza başkalarıyla hele, hele onların aleyhine olacak ve de üzebilecek şeylerle meşgul olunmaması gerektiğinin farkında olunmasının akıl sahiplerinin başta gelen vezaifi olduğunu unutmamak gerektiğini müdrik olmanın en büyük erdem silsilesi olduğunu Yüce Çalap ve onun kelamı kadimi ve de elçileri fazlasıyla üzerine basa basa bizleri tembihlemişlerdir. Hem de öyle bir tembih ki kıyamete kadar bizlerin bunlara riayet etmemiz ve bu düsturlardan ayrılmamamızın yaratılış maksadı olduğunu vurgulayan tembihat.
Hal böyleyken ahval de hep bu riayetsizlik üzere felaket ve de akamete uğramışken bir defa Yüce Çalabın mesajına muttali olamayanlara sadece ve sadece acıdığımı belirtirken gerek aidiyet ve de gerekse bir ömür boyu Hz. Kur'an ticareti üzere nemalanıp bütün ayetlerini hem hafızasında tuttuğu gibi binlerce sayfalık tefsirle iştigal ettiği ve dünyalığına da sadece ve sadece dini akdam ticaretiyle sahip olmasına rağmen bu kutsal metinleri sanki sözüm ona kendisine değil de başkalarına hitaben geldiğini farzedip Kur'an neyi emrediyorsa inadına, inadına onun tersini amel serdedenleri nasıl bir akıbetin beklediğini tahmin bile etmek istemiyorum.
Kuran-ı Kerim'de iftira mukateleden daha eşedir ayeti çok enteresandır. Çünkü hikmetine gelince, mukatelede birkaç kişi birbirini katlettikten olay sonuca varabilir. Amma iftira öyle bir tehlikeli ameldir ki sonu arkası gelemeyecek kavgaların, devletlerin birbirine girmesi, cihan savaşlarının olmasına bile ayak olabilir. Gerçi müfteriler kendilerine hiçbir zarar gelmeksizin iti ite kırdırıp seyrederek derkenaren izleyici konumunda kalabileceklerini hesaplamış olsalar da yanlış hesap Bağdat'tan geri dönermiş misalinde görüldüğü gibi bir de bakarsınız ki fitne harekatı her yeri kasıp kavurduğu gibi bu işi tezgahlayanları da fazlasıyla kapsama alanı içerisine aldığını veya alabileceğini unutmamak gerekir.
Makalemizin başında da ifade ettiğimiz gibi konu ne akademi ne de akademisyen. Konumuz sadece ve sadece akademik curufat. Hem de öyle bir curufat ki bütün hayat üslubunu, gayesini, emelini, amacını, ahlakını gerek genetik olarak veya gerekse planlanmış bir ahval haritası olarak içinden çıkılamaz bir gayri insani erozyonla önüne geleni ısırıp arkasında kalanı tepeleyen, sağında ve solundakileri de itip kakan, her ne kadar siluet olarak da insani bir endam serdettiği halde yaptıklarının akla ve de hayale sığmayacak kadar süfliyat saçan sözüm ona bu acaibül garaip araform p.. beyinlilerin gece gündüz uyumadan yapmaya çalışmaktan çok kendilerinin canlarının çok ama çok kıymetli olduğunu zannedenlerin ki bugün bütün mezarlıkların kendilerinden vazgeçilmezlerle dolu olduğunu unutmamak gerektiğini hatırlatmakta fayda mülahaza etmekteyiz.
Bir taraftan önüne gelenlerle tezvirat müfterası, öbür taraftan da bilgisayarının başından kainatın her mevcudatına temayül faaliyeti. Halbuki iman fukarası zavallı bir şunu akledebilse bunlara tenezzül etmeyecek ama pek tabii ki serde münafıklık alametlerinin hepsinin fazlasıyla bulunması geriye söylenebilecek hiçbir şey bırakmıyor. Yahu diyelim ki çok mahir olman hasebiyle bütün dünya dengeleri senin yanında yer aldı. Ama yüce kudret de bu fakiri destekledi. Nitekim destekliyor da. O zaman anırtın nafile, boşuna zıbarma. Hele, hele seni mutlak hakim zannedip yanında endam eden hamakate gelince sen çatırdadıkça onların da gönülleri kararıyor. İşin heybetinden bir türlü zıyanamayıp şurada burada mugalata yapıyorlar. Neticeten ne sana ve ne de senin gibi hamakat ehline diyebilecek hiçbir şey bulamıyorum. Ancak acıyıp üzüldüğüm bazı zevata dilhun oluyorum ki seni ve senin gibi içi loş mahlukatı albenili görüp sözünüzle amel edip felaketlerini hazırlayanlara çok ama çok üzülüyorum. Hem de bir ömür zillet çekerek kandıkları gönül saltanatlarını bir müfterinin duygu ve düşüncelerinin tatminine kurban ve de feda edecek kadar hamakat sahibi olanlara sadece ve sadece acırım. Hem de kendilerine doğru dürüst bilgi ve de belge sunulduğu halde yo danışmanlarım çok seçkindir, ne derlerse doğrudur deyip ölüm fermanı biçersen o zaman Yüce Çalabın yetkilerine ve de sınırlarına girmiş olursun ki biliyorsunuz Orhan Şaik Gökyay'ın kitabının adı "Destursuz Bağa Girenler".
Bu amel en tehlikeli amel. Zülfüyara dokunan toslar, bilemem nereye toslar. Bir arabaya mı, bir duvara mı, yoksa uçarken bir kayaya mı bilemem. Onu ancak Yüce Çalap ferman buyurur. Kaldı ki eğer başına bir felaket geliyorsa bunu da bir şans, bir şefkat tokadı olarak kabullenip şükretmek gerektiğini düşünüyorum. Yoksa bu ahmak kelleye sahip oldukça kendisini riske atamayan sıfır, sıfır rizikolu ahmakların sizlere daha ne ehvenlikler yaptıracaklarının haddi hesabı yoktur. Zaten bir ziyruh kendisine inadına, inadına yanlış bilgi verip yanlış mecralara sürükleyip kullananlara karşı dikkatli olmamakta ısrar edip kullanmasına rağmen hala söz konusu zevatın üzerini çizemiyorsa artık o evzafın zulümden başka üretecek bir malzemesi kalmamıştır ki bunun tek ilacının Necip Fazıl'ın "ölüm ne güzel şey" demesinden başka çaresi yoktur. Gerçi bu fakir vakti zamanında sahibim razı olmaz ulan hıyar demişse de muhatabım bir türlü anlamaya yanaşmamıştı. Pek tabiidir ki üniversitede, yani akademide temayüz eden zevata akademisyen denildiği gibi fitne, fesat ve de ifsat tezviratında akademik seviyede mobilite kesp eden ahmaklara da yeni bir kavram tespiti ile akademik curufat denildiğinden hiç haberdar mıydınız?
Keza akademik endamı olsa bile boş işlerle uğraşı kesp eden zevatın hepsine de akademik curufat denilebileceğin kanaatindeyim. Bu vesileyle kargadan danışman edinmenin ahvali bu olsa gerektir. Vesselam.



Yazı Tarihi : 26 Ekim 2009 Pazartesi
Bu yazı 109 kere okudu
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. Medyabar Multi Medya Haber Hizmetleri sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve Medyabar Multi Medya Haber hizmetleri sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Bu köşe yazısına yapılan yorumlar

Kaleminize, dilinize kuvvet... Ömrünüz bereketli kılcınız keskin olsun.
Tevazu insanı yücelttiği gibi, kibir de alçaltır. İnsanlar kibirleri ölçüsünce sefihtirler. Zira Allah mütekebbirleri sevmez. Zümer suresinde "Cehennem mütekebbirler için ne kötü bir yerdir." buyurmaktadır.
İlk kibirlenen mahluk şeytandır ve kovulmuştur. Kibir şeytanın sıfatıdır. Peygamberimiz "Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez." buyurmaktadır.
Haydi şimdi büyüklenin bakalım.
Ebubekir AYTEKİN @ 27.10.2009 13:14:05
Online Ziyaretçiler
-
Silkroad Silk, Silkroad Online, Silkroad ESN, Silk