Aynalıkavak Yazıları/Fahri Tun
Hikâyeci Hatice Bilen Buğra;
" – HİKÂYEDE ŞİİRİ YAKALAMAYA ÇALIŞIYORUM"
Hikâye yazmak nereden aklınıza düştü?
Okumayı çok seven bir çocuktum. Hiçbir şey bulamazsam kese kağıtlarını açar okurdum. Mustafa Teymur Ateşli Adapazarı Lisesinde kompozisyon hocamdı. Hep 10 alırdım. Mustafa hoca sadece ders anlatmazdı; halk hikâyelerini, türküleri anlatırdı. Bunlar çok ilgimi çekerdi. Yaşadıklarımı gördüklerimi anlatırdım çevreme. Bir gün Tarık bey (Buğra), "niye anlatıyorsun bunları, oturup yazsana" dedi. Bir hikâye yazdım, ona okuması için verdim. Şöyle bir baktı "berbat" dedi. Ben de sinirlendim, oturup yeniden yazdım. Adı "Komşu Kadınlar"dı. Beğendi, bu hikâyem, "Umursanmayan Kadınlar "adlı kitabımın da ilk hikâyesidir. Ama yayımlanan ilk hikâyem, "Göz Açıp da Gördüğüm"dür. Bulgaristan'dan göçenlerin hikâyesidir. Yayımlanmış 6 kitabım var, ikisi yüksek lisans ve doktora tezimdir.
Üç hikâye kitabınız da kadın kahramanlardan, kadın portrelerinde oluşuyor. Niçin hep kadınları seçtiniz?
Hikâyeler kendisini yazdırdı. Çocukluğum burada (Adapazarı'nda) geçtiği için iyi gözlemledim. Biriktiler, biriktiler. Bu konular bir gün bana "yaz" dediler, ben de yazdım. Hikâyelerime konu aramadım. O konular içimde daha baskın oldu.
İlk hikâye kitabınız; "Umursanmayan Kadınlar." İlk kitabınızın hikâyesini anlatır mısınız?
Gözlemler, izlenimler, hatıra kırıntıları, kısaca, geçmiş yaşantımın birikimleri "Umursanmayan Kadınlar"ın çatısını oluşturdu. Sonra bu malzemeyi kendi yorumumla yazıya geçirdim. Hiçbir hikâyemdeki olay ya da kişi, kesinkes gerçekte gördüğüm ya da tanıdığım değildir; topladığım kırık dökük verileri hayâl gücüm ve düşünce dünyamda yeniden yoğurup şekillendirerek tamamen kendime mal ettikten sonra kullandım. Sonuçta ortaya, birbirini tamamlayan, konu bütünlüğü olan bir hikâyeler dizisi çıktı.
"Umursanmayan Kadınlar"daki yirmi hikâyenin de kahramanının kadın olması nasıl izah edilebilir?
Bilinçli bir tercihti bu: Ezilen, horlanan, ama gene de yılmayan, bir çıkış yolu arayan, mücadeleci kadınların çaresizliğini, yalnızlığını, hiç olmazsa kalemimle paylaşmak istediğim için kahramanlarımı onlardan seçtim. Yürek sızlatan durumlarını edebiyat yoluyla gündeme getirmek, cılız seslerini sağır kulaklara duyurabilmek düşüncesi, kahramanlarımı kadınlardan seçmemi zorunlu kıldı.
İkinci hikâye kitabınız "Ayın Uysal Işığı"nı biraz anlatır mısınız?
"Ayın Uysal Işığı'nı gören herkes hem şiiri, hem de kadınları hatırlasın diye, bu adı özellikle seçtim. Bu kitabımda da kadınları, ama bu kez eğitim görmüş kentli kadınlarla birlikte anlattım. Sosyal, kültürel, ekonomik farklılıkların kadınlarımızın sorunlarını çözmeye yetmediğini, ülke gerçeklerinin ve toplumsal baskının kırsal ve kentsel kadınlarımız için aynı akıbeti hazırladığını vurgulamaya çalıştım.
İki hikâye kitabının ardından bir roman, "Aynadaki Boşluk" yayımlandı. Niçin roman ve niçin Aynadaki Boşluk?
Ortada anlatılacak bir "hikâye" ile bu hikâyeyi sunacak bir "anlatıcı" yani ben vardım ve anlatmak istediğim hikâye ancak bir roman kurgusu içinde verilebilirdi. Ama "Aynadaki Boşluk" ne yazmadan önce, ne de yazarken düşündüğüm bir addı. Romanın sonlarına doğru bir cümlenin içinde geçiyordu. İçeriğe uygun düşeceğine inandığım için o cümleden esinlenerek romana ad olarak onu seçtim.
Hatice Hanım, siz aynı zamanda sanat tarihi eğitimi aldınız. Mastır teziniz ise "Cumhuriyet Döneminde Resim-Edebiyat İlişkisi". Daha sonra kitap olarak da yayımlanan bu konuyu incelemekle neyi amaçladınız?
Batı'da birbirinden beslenen iki kaynak durumundaki resim ve edebiyatın, ülkemizde bugünün sanatçısı için ne ifade ettiğini merak ediyordum. Çünkü elyazması eserleri resimleyen Osmanlı ressamı (minyatürcüsü), kendi resim anlayışının elverdiği ölçüde, bilinçli olarak değilse de bu kaynaktan yararlanmıştı. Resim-edebiyat ilişkisi, ressamlar ve edebiyatçılar arasındaki bağlara, karşılıklı etkilere ve ortak çalışmalara bağlıydı ve bu ilişkinin yoğunluğunu ressam ve yazarların anlam ve içeriğe tanıdıkları önem ya da plastik değerler ve biçime verdikleri ağırlık belirlediğine göre, her iki sanatın temsilcisi durumundaki günümüz sanatçıları ne yapıyorlardı? Ama daha araştırmamın başlarında kimsenin kimseyi okumadığını ve izlemediğini anladım. Ne bir ressamımız herhangi bir edebiyatçımızın bir eserinden esinlenerek Batı'da örneklerine bol rastladığımız şekilde bir tablo yapmış, ne de bir edebiyatçımız bir ressamımızın tablosundan etkilenerek bir metin (şiir, hikâye vb.) yazmıştı. Hal böyle olunca, seçtiğim birkaç sanatçının (ele aldıklarım arasında asıl meslekleri ressamlık olanlar da vardı) eserinde resim, heykel ve mimari başta olmak üzere "güzel sanatlar"ın ne şekilde ve ne kadar yer aldığını göstermeye çalıştım.
Üslubunuzda eşiniz Tarık Buğra'nın etkisi var mı?
Herkes kabul eder ki Tarık Buğra büyük bir üslupçudur. Ama benim üslubumda hiç etkisi yoktur. Bunun aksini bugüne kadar yazan da olmadı zaten.
Sizce üslubunuzun belli başlı özellikleri neler?
Üslubum için başka yazarlar da başka sözler söylediler. Mesela, Beşir Ayvazoğlu; "Özentisiz bir Türkçesi, yalın bir üslubu var. Ama her cümlesinde tecrübeli bir yazarın ustalığını, dikkatini, hassasiyetini hissediyorsunuz" diyor. Nahit Kayabaşı ise; "Türkçeyi iyi biliyor, inceliklerini özümlemiş, kendine özgü yadırganmayacak bir şiirsel dil kullanıyor" diyor. Fazla uzatmayı, konuyu dağıtmayı sevmem. Anlatmak istediğimi en kısa yoldan, en çarpıcı şekilde vermek isterim. Hikâyede şiiri yakalamaya çalışırım. Şive taklitlerini değil de kişisel söyleyişleri kullanmaktan hoşlanırım. Kültür Türkçesi ile yazmak konusunda titizlenirim.
Kültür Türkçesi kullanmakta titizleniyorsunuz… Günümüz Türkçesi nereye gidiyor?
Ayırımı doğru buluyorum; evet Kültür Türkçesi kullanıyorum. Çünkü o herkese ulaşabilen bir Türkçedir. Ama bugün maalesef Kültür Türkçesi hassasiyeti kalmadı. Sokağa çıktığımda tabelaları görünce kanım donuyor, telefonu by by diyerek kapayanlar var. Çocuklara verdikleri isimler bile çok üzücü şeyler…
Sizin için "Güçlü bir gözlemci", "Sıradan hikâyeleri canlı bir şekilde yazabiliyor", "iç dünyalarında olup bitenleri ayıklayabiliyor" deyimleri kullanıldı. Sizce Hatice Bilen Buğra hikâyelerinin diğer özellikleri neler?
Alıntıladığınız hüküm cümlelerine ilave yapmak bana düşmez, ama mademki soruyorsunuz: "Hatice Bilen, kahramanlarına son derece duyarlı, sevgi dolu bir yürekle yaklaşıyor" derim.
Sanat anlayışınız nedir? Sizin için sanat neyi ifade ediyor?
"Sanat için sanat" anlayışını benimsiyorum. Bu klasik tanımı da insanın insanla ilişkilerini, toplumla ve dünyayla olan ilgilerini, edebiyatın kurallarına bağlı kalarak anlatmak diye algılıyorum. Benim için sanat bir ifade biçimidir. Kendimi, insanımızı, toplumumuzu her türlü meseleleriyle birlikte duygu ve düşünce dünyasını, olaylara ve başkalarına yaklaşımını kendi gerçekliği içinde anlatabilme kaygısıdır.
Niçin yazıyorsunuz?
Bir şeyler sizi iter… Onun için yazıyorum. Eşimin rahatsızlığı, ölümü derken yazmaya bir süre arta verdim. Ne kadar yazamasam da, hep içimdeydi. Birikmiş demek… son kitabım "Bir Tokada Bir Koca"daki hikâyeleri 3-4 ayda yazdım. Hep şahit olduklarım, gözlemlediklerim birikiyor, hikâyeleri oluşturuyor.
Sizin hikâyelerinizde insan-hayat felsefesi yapılıyor mu?
Ağırlıklı olarak yok. Ben sadece kadınların hikâyesini anlatmak istedim. Okuyucu alttan alta hikâyenin etrafındaki felsefeyi kendisi bulsun istedim.
Tarık Buğra nasıl biriydi?
Çok ince biriydi, çok zarif bir insandı. 17 sene evli kaldım. Evde bir kez bile sesini yükseltmedi. Hiçbir komşu sesini duymazdı. Sessiz sedasız biriydi. Ben onu hep bir okul gibi gördüm. Aramızda 33 yaş fark vardı. Mucizeler sonucu evlendik. Kafa yapımız çok iyi uyuştu. Ben onun çok iyi bir okuruydum, anlıyordum onu. Kendisine hep "ben Tarık Buğra olsaydım Hatice Bilen'le evlenmezdim" derdim. Çok uyumluydu. Şimdi nereye gitsem, Tarık Buğra'yı görüyorum.
Hangi hikâyecileri seversiniz?
Başta Sait Faik olmaz üzere, Tarık Buğra'nın hikâyelerini çok severim. Onun hikâyelerini çok sevdiğim için Allah bizi buluşturdu. Haldun Taner'i severim. Nazlı Eray'ı severim. Selçuk Baran'ı severim. Gençlere sağ-sol ayırmadan bütün hikâyecileri okumalarını tavsiye ediyorum.
Kadın hikâyecileri nasıl buluyorsunuz?
Çok iyi buluyorum. Gerçekten. Füruzan'ı severim meselâ. Sağ-sol önemli değil...
Mustafa Kutlu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hikâyelerini seviyorum. Hep aynı hikâyeyi anlatıyor gibi geliyor insana. Mustafa Bey gücenmesin; ama son kitabını sevmedim. "Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı"nı. Diğerlerine sözüm yok.
Yazarın erkek veya kadın olması hikâyeyi etkiler mi?
Anlattığım kadının kendi hikâyesi. Bütün çabam o. Sanatta aslolan insandır. Ben nasıl bir şeye üzülüyorsam erkek de üzülüyordur. Sadece erkeklerin algısı farklı olabiliyor. Ben ayrımı doğru bulmuyorum. Etkilenmelerde farklılık olabilir, o da yazıya yansıyabilir. Ancak üslupta farklılık olabilir yani. Ama kadın yazar erkek yazar ayrımını doğru bulmuyorum. Yazar yazardır.
Kendi kitaplarınızı hiç aldattınız mı?
Hayır. Gerçekten.
Tarık Buğra hikâyelerinizi beğeniyor muydu?
Evet. Hatta "Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun" adlı hikâyemi yazdığımda Tarık Buğra'nın gözleri dolu dolu gelip sevinçle beni kucakladığını hatırlıyorum.
Hikâye ile öykü arasında fark görüyor musunuz?
Hikâye ağırlığı olan, öykü uyduruk bir şey. Fark görüyorum yani. Birinin daha bir derinliği var; tarihe dayanıyor. Dedelerimizin anlattığı masallar, anneannelerimizin okuduğu ilahiler. Ben ilk kez Yunus Emre'yi anneannemden duydum, semayı onda gördüm. Karadenizliydi üstelik benim anneannem, Konyalı değil. Halk kültürü işte böyle birleştiriyor. Halkı cahil görmek en büyük aptallıktır bence.
Kırılma noktanız var mı?
Hayır. Beni rakip görmedikleri için… Beğenmeyenler kenara atıyor. Ben kendi kabuğumda yaşayan biriyim. Hakkımda yazılanları okumuyorum.
Yazar çevreleriyle dostluğunuz var mı?
Hayır. Sevinç Çokum dışında görüştüğüm yazar çizer yok. Son romanı "Arada Kalmış Tebessüm" mükemmel. Herkese tavsiye ediyorum.
Tarık Buğra'nın eşi olmasaydınız kitabınız yayımlanır mıydı?
Hayır, yayımlanmazdı. Nitekim ilk kitabımı dosya hâlinde Adapazarı'ndan posta ile İstanbul'daki Bilgi Yayınevine gönderdik, hiç okunmadan, paketi bile açılmadan iade ettiler. Sonra aynı dosyayı onlara Tarık bey götürdü hemen yayımladılar. Tarık bey olmasaydı yayımlamazlardı. O sırada onun kitapları da Bilgi'den çıkıyordu. Edebiyata yeni başlayanların işi gerçekten çok zor.
Adapazarı'nda doğup büyüdünüz. Adapazarı Hatice Bilen Buğra için neler ifade ediyor?
Adapazarı, uzun zamandan beri dışında olsam da, suyuyla havasıyla, insanıyla, hâlâ yüreğimde yaşattığım bir yerdir. Rüyalarımda, kendimi her zaman, Adapazarı'nda, eski mahallemde tanıdık, bildik insanların arasında görürüm. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını ve benim tanıyıp sevdiğim insanların çoğunun artık yaşamadığını bildiğim halde bu hep böyle olur. Adını duymak bile içimi bir yığın hatıranın sıcaklığı ve hüznüyle doldurur. Duygu dünyamın ilk tohumları orada atıldı, ama düşünce dünyamın gelişimi kitapların yardımıyla tamamlandı. Çocukluğumun Adapazarı, basit, yalın samimi ilişkilerin yaşandığı, sıcak dostlukların kurulduğu, paylaşımcı, mütevazı, çalışkan ve yardımsever insanların şehriydi. O şehir bir zamanlar ülkemizin kültürel zenginliğinin bir prototipini teşkil ediyordu. Osmanlı coğrafyasının Misak-ı Milli sınırları dışında kalan topraklarından kalkıp gelenlerle ülkenin dört bir yanından gelenlerin ilk fetihçilerin torunlarıyla birlikte kardeşçe yaşadığı bir yerdi. Ben de o ortamdan beslendim. Ama kişisel hayatlara ve özgürlüklere fazla müdahaleci yanını hiçbir zaman sevmedim.
Bugünün Adapazarı sizin için bir hüzün şehri mi?
Evet. Ben Devoğlu'nda doğdum. Gençliğim Tümen'in karşısındaki Gökçe Sokakta geçti. Her iki ev de yıkıldı. Tanıdıklarımın hemen hepsi öldüler. Annem ve babam da vefat ettiler. Adapazarı lüzumsuz büyümüş, kendi kendisine yabancılaşmış bir şehir geliyor artık bana; eskiden sokaktakilerin büyük bölümü tanıdık simalardı. Şimdi neredeyse tanıdık kalmamış. Lokantacı Ali amcanın yemeklerinin lezzeti nerede? O yüzden Adapazarı'nı gezip görmek istemiyorum. Artık Adapazarı benim için Emirdağ demek. Arada gelip mezarlığa anne babama gidiyorum, o kadar.
---
Söz konusu söyleşi; Türkiye Yazarlar Birliği Sakarya Şubesi tarafından 27.2.2010 tarihinde Adapazarı Sait Tanış Kültür Merkezi'nde Hatice Bilen Buğra'ya düzenlenen söyleşi ile Fahri Tuna'nın Hatice Bilen Buğra ile Irmak Dergisinde (sayı 15, Mart-2002, s.16-17) yaptığı söyleşinin birleştirilmesiyle oluşturuşmuştur.
Hatice Bilen Buğra
1951 yılında Adapazarı'nda doğdu. Kurtuluş İlkokulu (1962), Adapazarı Ortaokulu (1965), Adapazarı Lisesi (1968) ve Atatürk Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü (1976) bitirdi. Tarık Buğra ile evlendi. İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümünden (1992) mezun oldu. Yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. İlk yayımlanan ürünü "Göz Açıpta Gördüğüm" (Hikâye, Sanat Olayı Dergisi, 1985)'dür.
Eserleri: "Umursanmayan Kadınlar" (Hikâye,1989), "Ayın Uysal Işığı", (Hikâye, 1991), "Aynadaki Boşluk" (Roman, 1995), "Tarık Buğra'dan Notlar" (Günlük,1996), "Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak" (Tarık Buğra'nın Roman çalışması,1996) "Cumhuriyet Döneminde Resim Edebiyat İlişkisi" (yüksek lisans tezi, 2000), "1914'lerden 1940'lara Türk Resim ve Romanında Gerçekçilik" (doktora tezi, 2007), "Bir Tokada Bir Koca" (Hikâye, 2010)