Üstadla söyleyişi!

Milli Sinemanın Kurucusu Yönetmen Yücel Çakmaklı Sakarya Fikir Kulubünde yaptığı söyleyişide bakın neler anlatmıştı..

Fahri TUNA: Değerli arkadaşlar Sakarya Fikir Kulübünün bu akşamki konuğu, Türk sinemasının efsanevi bir ismi, çok önemli bir yönetmeni Yücel ÇAKMAKLI. Sağ olsun davetimizi kırmadı misafirimiz oldu, çok teşekkür ediyoruz. Hoş geldiniz. Söyleşiye kolay bir soruyla başlamak istiyorum. Niçin sinema?

Yücel ÇAKMAKLI: Ben 1937 yılında Afyon'da doğdum. Afyon Anadolunun taşra şehirlerinden. 1955 yılına kadar ilk-orta-lise tahsilini orada tamamladım. Yegane eğlence vasıtası sinemaydı. Onun için talebeliğimde sık sık kaçıp sinemaya giderdim. Sonraları harçlığımı çıkartmak için sinemada yer göstericilik yaptım. Yüksek tahsil için 1955 yılında İstanbul'a geldiğimde sinemaya iyice merak sarmıştım. 1960 yılına kadar bilfiil İstanbul'da kaldım. Sinemanın sanat yönünü de görme ve öğrenme imkanı buldum.

Fahri TUNA: Bu arada hangi okulda öğrenim gördünüz.

Yücel ÇAKMAKLI: İstanbul İktisat Fakültesinde okuyordum. Bu arada yeni açılan Gazetecilik Enstitüsü derslerine devam ettim. Sinema okulu olmadığı içini sinemaya en yakın olarak gazetecilik bölümünü gördüm. Sinema yazarlığına çok meraklıydım. Sinema yazılarını, film eleştirilerini, aylık sinema kültür sanat yazılarını takip ederdim. O bakımdan sinema yazarı olarak girmek, bir taraftan da Türk sinemasını yakından tanımak, tanıdığım bazı yönetmenlerin yanında çırak olarak başlamak ve öğrenmek imkanı vardı yönetmenliğin. Bu arada sinemaya kendimi iyice hazırlamış oldum, 1961 yılında yedek subay okulunun altı ay sonrası 1,5 yıl Artvin-Borçka'da levazım yedek subay olarak bulundum. Yedek subaylık süresince; Türk kültüründe kaynak eserler, sinemaya kaynak olabilecek eserlerle, kitaplarla kendimi yetiştirme imkanı buldum.

İSTANBUL'A DÖNÜŞ – SİNEMAYA MERHABA

1963 yılı başlarında kesin olarak sinema yazarı olma kararlılığıyla, Türk sinemasıyla yakından ilgilenmeye başladım. O zamanlar "Yeni İstanbul" isimli, milli manevi değerlere ağırlık veren bir gazetede, sinema yazıları yazma imkanı buldum. O gazetenin tam sayfa kültür-sanat bölümünü Tarık Buğra Bey yönetiyordu. Tarık Bey aynı zamanda Yeni İstanbul gazetesinin baş yazarıydı. Ali Fuat BAŞGİL, Nurettin TOPÇU gibi isimlerin de yer aldığı gazetede sinema yazıları yazmaya başladım. O sıralar gösterime giren Türk filmlerini ve yabancı filmleri eleştiriyordum. Bu vesileyle Türk sinemacılarını yakından tanıma fırsatı buldum. Film setlerine gittim. Yönetmenleriyle konuşmalar yaptım.

Çetin Öztürk - Fiilen film setlerine adım atışınız ne zaman ve nasıl oldu?

Yücel ÇAKMAKLI: 1963 yılı haziran ayında Dr Aysevir Alyanak yönetmenliğinde, başrollerini Türkan Şoray ve Fikret Hakan'ın oynadığı "Bücür" filminde 3. yönetmen yardımcısı yani çırak olarak Yeşilçama adım attım... 1968 yılı sonuna kadar 5 yılda 53 filmde, yönetmen yardımcısı olarak, pek çok yönetmenle çalışma imkanı buldum. Dr. Aysevir Alyanak, Osman F. Seden, Ülkü Erakalın, Mehmet Dinler, Orhan Aksoy gibi yönetmenlerle çalıştım. Bu arada sinema yazılarım devam ediyordu.

Çetin ÖZTÜRK – Yönetmenliğe ne zaman başladınız?

Yücel ÇAKMAKLI: 1969 yılında hac mevsiminde "Kabe Yollarında" isimli yarı belgesel filmle yönetmenliğe başlamış oldum. O film bize daha müşahhas olarak, somut olarak, nasıl sinema yapılabileceğinin küçük bir örneği oldu. Ondan sonra bize sermaye olarak muhafazakar çevirmelerin desteği arttı. Profesyonel anlamda sinema filmi yapma imkanı oldu. O zamanların meşhur iki romanı vardı: Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı ve Hekimoğlu İsmail'in Minyeli Abdullah'ı. İkisi de çok satılan, beğenilen, üzerinde konuşulan romanlardı. Bunlardan o günkü şartlar içerisinde Huzur Sokağı'nı yapma imkanı buldum, "Birleşen Yollar " ismiyle. 1970 yılında Türkan Şoray, İzzet Günay, Semih Sergen gibi oyunculardan ilk sinema filmimizi yapmış olduk. Tabi bu daha çok, "ilk milli sinema örneği" olarak, nasıl bir sinema istediğimiz konusunda önemli bir çalışmaydı. Bundan sonra; bu filmden kazanılan sermayeyi döndüre döndüre 7 film daha yaptım.

Sezai MATUR – Yücel Bey, sizi biz TRT'deki dizilerle tanıdık. TRT'ye ne zaman geçtiniz?

Yücel ÇAKMAKLI: TRT'ye 1975 yılı ortalarında geçtim. O sıralar Nevzat Yalçıntaş TRT Genel Müdürü olmuştu. Onun isteği üzerine, bundan sonraki sinema çalışmalarını TRT adına yaptım.

Erol AFŞAR – Milli Sinemayı neden ve nasıl başlattınız?

Yücel ÇAKMAKLI: Milli Sinemanın ekol olması gerektiğini düşünerek; 963 yılında gazetecilik ve yönetmen yardımcılığı dönemimde gidip geldiğim MTTB'de Sinema Kulübünü oluşturdum. Sinema gösterileri, söyleşiler, açık oturumlar, seminerler ve toplantılar yaptım. Milli sinema akımı böyle başladı. Özellikle sinemaya meraklı üniversiteli gençler, yaz aylarında gerek benim yaptığım filmlerle, eğitimlerine devam ettiler. Mesut Uçakan, Dr. Salih Diriklik gibi gençler benimle başlayan sinema çalışmalarını devam ettirdiler. Hatırımı kırmayan yönetmenlerle, TRT'ye geçtikten sonra bile bu akımı desteklemeyi sürdürdüm.

Erol AFŞAR: Yücel Çakmaklı sinemasını kaça ayırabiliriz?

Yücel ÇAKMAKLI: Ben üçe ayırıyorum:

1. Dönem: 1970-75, İlk dönem sinema filmleri,

2. Dönem: 1975-90 TRT'deki Televizyon filmleri çalışmaları,

3. Dönem: 1990'dan günümüze kadar özel sektörde yaptığım çalışmalar.

M. TOPKARA: Birleşen Yollar filmini modernleşmeye direnen bir toplumun öyküsü olarak mı algılıyorsunuz yoksa Batılılaşmaya karşı tepki mi.. Nasıl algılanıyor?

Yücel ÇAKMAKLI: Türk toplumunun geçirdiği modernleşme süreci ve bu sürecin getirdiği sancılı acılar, dolayısıyla kültür ikiliği, geleneksel ve modernleşme sürecine giren batılı kültür hayat tarzı; bu iki hayat tarzına mensup insanların birbirlerinin ilişkilerinin doğurduğu dönemler... iki temsilci tip vardı. Türkan Şoray şahsında batılı hayat tarzına ayak uydurmaya çalışan kız ve geleneklerine bağlı erkeğin çatışması..

Şadi TANIŞ – Yücel Bey, nasıl bir aile ortamında yetiştiniz: Bunun sinemanıza etkileri nasıl oldu?

Yücel ÇAKMAKLI: İki dedem de medrese eğitimi almış insanlardı; imamlık yaparlarken bende onların yanında yardımcılık yapıyordum. Bir taraftan sıkı sıkıya muhafazakar aile çevresi, ama buna rağmen



sinema merakı; işte bu ikisinin sentezi olarak sinema anlayışım doğdu. Tabii yoksulluk ve yetimlik şartları: 7 yaşında ilkokula başlamıştım, babam vefat ettiği zaman. 4 kardeşin en büyüğü bendim. Çil yavrusu gibi dağıldık. Ben 7 yaşından 15 yaşına kadar çocuk esirgeme kurumunda okudum. Ortaokul 3. sınıfa geçmiştim ki yaş haddinden Ç.E.Kurumundan çıkardılar. Tek hedefim kaldı: Kuleli Askeri Lisesine girmek!. Yatılı olduğundan girmek istiyordum. Kuleli Askeri Lisesini kazandım fakat gözümde miyop çıkınca almadılar. Liseyi çok zor şartlarda; terk edilmiş dede yadigarı evde kalarak, komşuların ve akrabalarımın yardımıyla, tek başıma kalarak, sinemada da yer göstericilikten harçlığımı kazanarak okudum.

Liseyi bitirdikten sonra da "ne olabileceğim" ve "ne yapabileceğim" belli değildi. Almanca öğretmenim bana yol gösterdi: "Benim gibi olacaksın, İstanbul'a gideceksin, Alman Dili Bölümünü okuyacaksın" dedi. Çapa Yüksek Öğretmen Okulunda, yazılı imtihanları kazanmama rağmen, torpilim olmadığı için mülakatta elediler. Bunu açık açık söylediler. Yüksek tahsilimi, çok zor şartlar altında; Fatih Medresesinde yıkık dökük medrese hücrelerinde kalarak, İstanbul'da Şan Sinemasında yer göstericilik yaparak beş yılda tamamladım.

Mustafa Kemal AYDIN: Yılmaz Güney'i sinema da nereye koyuyor, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yücel ÇAKMAKLI: Yılmaz Güney'le garip bir şekilde sinema merakımız benzeşiyor. Aynı ortamlardan gelmiş olmamız benzeşiyor; o da benim gibi sinema salonlarına yer göstererek başlamış. 1972 yılında "Arkadaşım" adlı filminden sonra tebrik ettim. Bir filmde beraber çalışalım kararına vardık: Bunu burada ilk defa açıklıyorum: Benim yaptığım 1974 yılında "Memleketim" adlı film vardır. Tarık AKAN, Filiz AKIN'ın başrollerini oynadığı filmde aslında Yılmaz Güney başrol oynayacaktı. Senaryoyu gösterdim; o oynayacak, ben yönetecektim. Tam çekimlere başlayacaktık ki, savcı-hakim öldürme olaylarından hapse girdi. O yüzden oynayamadı, onun yerine Tarık Akan'ı oynattım. Ben o sıralarda, "Memleketim"den önce, "Kızım Ayşe"yi yapmıştım. Orada oluştu zaten müşterek çalışma fikri. Daha sonra "Çözülme" adında bir film yaptım, TRT'ye, TV filmi, 80 dk. Selçuk Özer başrollerde oynuyordu. Kahramanmaraş'ta bir ailenin çözülmesi... Yılmaz cezaevinde bu filmi izlemiş, Selçuk Özer ziyaretinde gittiğinde, "ben bu filmin altına imzamı atarım" diye bana selam söylemişti. Severdik birbirimizi.

Osman Nuri ZENGİN: Evet belki "Arkadaş" filminde, "Memleketim" filminde, "Kızım Ayşe" filminde benzerlikler var. Yılmaz Güney bir kitabında ahlak anlayışını eleştiriyor. Sizin filmlerinizde de "Oğlum

Osman" ve "Kızım Ayşe"de de var. "Memleketim"de Doğu-Batı anlayışı var kilisede evlenemiyor .. itiraz ediyor ona. Eleştirileriniz konusunda birleşiyorsunuz. Önerilerimiz konusunda biraz Yılmaz Güney'le farklılaşıyorsunuz. Yılmaz Güney'de Sosyalist sinemacı olarak bilinmesine rağmen, filmlerinde de sosyalist düşüncenin oturmadığını düşünüyorum. "Arkadaş" filmini pekala siz de çevirebilirdiniz, muhtemelen bir-iki sahneyi değiştirerek... "ben de imzamı atarım" diyebileceğiniz filmleri vardır. Yılmaz Güney'in diğer filmlerinde daha çok feodalizmle ilişkisi var, siz daha çok şehirli insanların sinemalarını çekiyorsunuz. Halit Refiğ'lerin başlattığı Ulusal Sinemayla sizin Milli Sinema dediğiniz de benziyor. Şurada ayrılıyor: Ulusal Sinema 1960'larda, sizin sinemalarınız 1970'ten sonra.

Yücel ÇAKMAKLI: Türkiye'deki filmciliğin tarihçesi bakımından 1960'lara kadar tek bir anlayışla yönetiliyordu: Ben buna kozmopolit dönem diyorum... 1960'dan sonra Toplumsal Gerçekçi Sinema anlayışına uygun filmler yapılmaya başlandı. Toplumsal Gerçekçi Sinema anlayışı, Türk toplumuna yeni bir anlayış getirdi. 1965 yılından sonra özeleştiri yapmaya başlandı. Toplumsal gerçekçi sinema anlayışçıları arasında "niye bizim sinemalarımız halktan tepki görüyor?" sorusunu soranlar oldu. Hakikaten yoğun tepki görüyordu. Antalya Film Festivalinde dahi bazı filmler protesto ediliyordu. İş de yapamıyordu. Halka ulaşamıyordu. Selahattin Hilav, Sencer Divitçioğlu, Kemal Tahir gibi aydınlar, yeni bir anlayış olarak "Asya Tipi Üretim Tarzı"nı (Atüt) tartışmaya açtılar.. Yeni Türk Toplumunda feodalite gibi tartışmalar başladı. Kemal Tahir, Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Klüp Sinema7, daha sonra Mimar Sinan Üniversitesinde faaliyet gösteren Sinema Televizyon Enstitüsü Sami Şekeroğlu, bunlar "Ulusal Sinema" dergisi etrafında toplandılar.

MİLLİ SİNEMA TEZİM İSLAM MEDENİYETİ KÖKÜNDEN GELEN BİR YAPIDIR

Bu tartışmalar yaşanırken ben de temel olarak Milli sinema ihtiyacından bahsederek, yaptıkları filmleri tenkit ediyordum. Benim eleştirilerimin haklı olduğu konusunda kendileri de söylemeye başladılar. Fakat materyalizm görüşünden vazgeçemiyorlardı. Bizim sinema anlayışımız daha çok Milli-Manevi değerlere ağırlık veren, İslam Medeniyeti kökünden gelen bir yapıdaydı. Buna rağmen aramızda çok iyi bir diyalog vardı. 1973 Mart ayında MTTB'de bir açık oturum yapıldı. Günümüz Genç sinemadan bu tartışmalardan çok faydalandılar. Türk sinemasında, 1990'lı yıllardan sonra genç yönetmenler, kendi kültürel değerlerine uygun iyi filmler üretiyorlar. Yavuz Turgul'la başladı, şu anda çok az Türk filmi çevriliyor ama onlar da, senaryolar falan çok iyi.

Erol AFŞAR: Hocam Afyonlusunuz. Sinirli değilsiniz... sakinsiniz. Yönetmenler çok sinirli oluyor beğenmiyorlar tekrar tekrar çekim yapıyorlar kızıyorlar...

Yücel ÇAKMAKLI: Film çekerken beni de görseniz, belki ben de öyleyimdir. Oradaki saatler farklı oluyor.

Erol AFŞAR: Hocam Atatürk'le ilgili film yapmak bir tabu gibiydi. Atatürk'le ilgili bir film çalışması oldu engellendi.

Yücel ÇAKMAKLI: Atatürk'le ilgili film zaman zaman gündeme geldi, yapılmasın dendi, yapılsın dendi. Kültür Bakanlığı Yarışma senaryoları açtı. Senaryolar çıktı ortaya. Böyle bir kısım şeyler... Sinema olmadı ama TV filmi olarak yapıldı; TRT Televizyonu "Kurtuluş" ve "Cumhuriyet" filmlerinde, Rutkay Aziz tarafından Atatürk'ün de canlandırıldığı, Ziya Öztan'ın yönetmenliğinde yapıldı.. Artık o tabular, o şeyler kırıldı. Daha güzelleri yapılabilir. Benim beğendiğim "GANDİ" filmi, ne güzel oldu. Yabancı bir aktör de canlandırabilir. Türkiye'den Ahmet Mekin'nin canlandırılmasını çok istedim. Yapmak da istedim. Küçük Ağa'nın ikinci bölümünü yapabilseydik, Rutkay Aziz yerinde Ahmet Mekin oynasaydı, daha iyi oynardı.

Sadi TANIŞ: Son dönemde yabancı filmlere göz attığımızda hep tarihi filmlerle dolu. Türk tarihinin filme alınmamasının sebebi, iş yapmaz kaygısı mı? Yoksa büyük bütçeler mi gerektiriyor?

Yücel ÇAKMAKLI: İş yapar da, büyük bütçeler gerektiriyor... Sinema'nın şansı yanında şanssızlığı da var; çok büyük ölçüde senaryoya dayanıyor. Sanat olarak 7. Sanat; heykel, edebiyat, resim, musiki, tiyatrodan v.s. faydalanıyor. Sinema çok büyük bir sanayi. Amerika'da yapılan istatistiklere bakın; ihracatta sesli ve görüntülü yayınların ilk sırada yer aldığını görüyoruz. Amerika dışında bütün ülkelerde sinemayı devlet desteklemiştir. Türkiye'de Enver Paşa zamanında "Ordu Foto" diye sinema merkezi kurulmuş... Cumhuriyetin 10. yılında Rusya'dan gelen yönetmenler ile, "Türkiye'nin Kalbi Ankara" diye, bizzat Atatürk'ün kamera önüne geçtiği, yapılan belgeseller vardı. 1975'e, Televizyon çıkana kadar yazlık sinema programları yapılıyordu. Tamamen halkın peşin ödediği, eğlence amaçlı izlediği, filmler vardı. 1947 yılında devletin desteklediği "yabancı filmlere karşı yerli filmler gösterilmesi"ydi. 1975 yılından itibaren televizyon sinemanın yerini aldı, sinema tamamen bitme noktasına geldi.

Osman Nuri ZENGİN: TRT'deki 15 seneniz ile ilgili çalışmalarınıza değinir misiniz?

Yücel ÇAKMAKLI: İki dönem olarak, 1. Uzun süreli filmler, kısa süreli filmler.. Uzun olarak; "Kuruluş" on iki bölüm altı yüz dakika, "Küçük Ağa" sekiz bölümden oluştu. N.F.K'ın "Bir Adam Yaratmak" ve Turan Oflazoğlu'nun "4. Murat" adlı eserleri. "Hacı Arif Bey'in Hayatı" Ahmet Özhan oynamıştı. "Alişimin Kaşları Kara" diye bir film çalışması. Tarık Dursun K.'dan "Denizin Kanı" ve "Bağrı Yanık Ömer."

Yekta ŞİRİN: Türkiye Milli çabayla bir şey yapmaya çalışmak heyecan verici olabilir ama, bir şeyin millilik adı altında yapılıyor olması herhalde ona bizatihi önem atfetmiyordur. Türkiye'de 1960-1970'lerden sonra kentleşme dönemi yaşanıyordu. Siz Milli hatta "Dini" duruşa karşı durabilir miyiz diyorsunuz? 2000'li yıllarda bu filmler pek adreslerine ulaşmamış görünüyor.. Bu millilik refleksiyle yapılan şey göze çomak sokmak gibi olmadı mı?

Yücel ÇAKMAKLI: Her eser kendi döneminin soysa ve ekonomik şartlarından bağımsız düşünülemez. O şartlar 1970-1975 yılları arasına bakın, o zamanki 1968 yılı olayları ideolojik kutuplaşma olayları içinde başlayıp 1980'li yıllara kadar olan dönem. 1990'lı yıllara geldiğimizde, 1984'lü yıllarda Turgut Özal iktidara geldiği zaman TRT'de müthiş millileşme hareketi başladı. Bütün Türk sinemasının ustaları eserler yaptı, her gün edebiyat eserleri, yeni diziler... Bu 1988'e kadar sürdü. Ama bu nasıl oldu, Özal'ın 1984-1988 arasında çizdiği kültür politikasından oldu. Milli-Manevi değerlere ağırlık verecek bir TRT yönetimi kurdu. Tuncay Toska Genel Müdür oldu; o şartlarda, o tarzda filmler yapıldı. 1987'de aynı Özal bu sefer AB'ye Türkiye'nin resmen girmesi için, dondurulan müracaatı yeniledi ve Türk toplumunu biraz AB yönünde yayın yapılması gerekir diye, o zaman TRT'ye Cem Duna diye Batı hayranı bir diplomatı bir monşeri tayin etti. Yabancı sermayeyi teşvik kanunu çıktı 1987'de. O kanundan istifade eden Büyük Holywood şirketleri, Anadolu'da büyük sinemaları, büyük salonları kendilerine bağladılar. Amerikan sinemaları aldı başını gitti. İşte bu dönemde büyük bir ortamda ben Cem Duna'ya karşı 2 yıl direndim. Diğer arkadaşlar da direndiler. Türkiye'de, ki hemen hemen hiç filmi yapılmayan bir ortamda, 1989-1990 yılında Minyeli Abdullah'ı yaptım. Film yapılsa bile gösterilecek salon yoktu. O ortamda nasıl salon bulunur, film gösterime sunulur, nasıl halka ulaşılır diye düşünmeden, Minyeli Abdullah'ı yaptım. O organizasyon da büyük Amerikan film şirketleriyle yarıştı. 1989-1990 ve 1990-1991 iki sezonda gösterilen en az 20 film arasında en çok seyirci toplayan film oldu. Minyeli Abdullah – 1 ve Minyeli Abdullah – 2.... Yani bu da Türk seyircisinin genel olarak film ihtiyacını gösterdi. 1994'lerin sonuna kadar Türk sinemasının yapılanması sürdü. Ondan sonra diğer salonlar da Amerikan şirketlerine bağlandı, arkasından 28 Şubat süreci ve siyasi konjonktürü, 1999 depremi, ekonomik kriz gibi nedenlerle 2002 yılına kadar Türk sineması film üretemez hale geldi. 2003 yılı sonrasından günümüze kadar yeni yeni filmler yapılmaya başlandı, yeni yapılan cep sinemaları açılmaya başladı, Amerikan sinemasının hakimiyetine rağmen yapılıyor bütün bunlar. Avrupa'da, Amerikan şirketlerine karşı durabilmek için Türkiye'nin de içinde bulunduğu "Ön imaj" diye bir fon oluşturdular. Her ülke yıllık aidat ödüyor. O fondan iki Avrupa ülkesinin desteğiyle filmler yapıldı. Şimdi böyle bir düzen işliyor. Sinemada büyük bir sermaye gerektiriyor. İran sinemasının alt yapısını Faruk Diba Fransızlara kurdurdu. Sinema okulları açıldı. Eleman ve altyapı olarak güzel bir altyapı oluştu. Devrimden sonra yurt dışına kaçtılar ama daha sonra gelerek yeni düzene uyum sağladılar. Bugün Avrupa ve Amerikalı İran sinemasından bahsediliyor.

Tekin ATEŞ: Her olayda mihenk taşı diyebileceğimiz dönem ve olgular vardır. Milli ve manevi değerler konusunda Minyeli Abdullah'a mihenk taşı olarak eleştirmenler niye yer vermedi?

Yücel ÇAKMAKLI: İdeolojik yaklaşım ve taassuplar nedeniyle... Amerikan sinemasının bütün dünyada pazarı ve piyasası var. Türkiye'de 20 ilde 150 sinema salonunda bir anda oynatılıyor. Bu haksız rekabet ortamında nasıl mücadele edeceksin. Bir de korsan diye bir bela çıktı. Yeni bir filmin çekilmesinden, yapılmasından kopyalanmasına.. promosyonu, gazete reklamları, TV reklamları bir o kadar da masraf gerektiriyor. Bu sermayeyi Türk sinemacısı nereden bulacak.

Osman Nuri ZENGİN: Neyi çekmek istersiniz hocam?

Yücel ÇAKMAKLI: Valla artık ben yoruldum, gençlere devrettim.

Fahri TUNA: Yorgun Savaşçı'yı hatırlatıyorsunuz?

Yücel ÇAKMAKLI: Ben yoruldum. Gençlere verdim. Hakikaten ben TRT'deyken gençler yetişti. Ziya Öztan, Hüseyin Karakaş, Ünal Küpeli, bayağı iyi sinemacı kuşağı yetişti. İki yıldan beri Kültür Bakanlığı'nda sinema alanında yönetmelikle ilgili kanun çalışmalarında bulundum. Son zamanlarda bir talep aldım. Zor şartlar altında da olsa, bir film yapmaya başladık O da yarım kaldı: "Kendini Arayan Adam" diye, Minyeli Abdullah gibi çok satan bir romandı. Çekimlerini maddi yetersizlikler nedeniyle tamamlayamadık. Yarım kaldı. 10 sene sonra şartların daha zor olduğunu bizzat gördüm.

M. Kemal AYDIN: Yılmaz Erdoğan'ın sinemacılığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yücel ÇAKMAKLI: Televizyonda Cem Yılmaz olsun, Yılmaz Erdoğan olsun, bunların karizmatik kişilikleri var ya, eskiden beri Türk filmlerinde böyle ne kadar karizmatik kişi, popüler, şarkıcı, türkücü varsa; film yapılır. Anadolu'da izleyici karşısına çıkartılırdı. Yılmaz Erdoğan turne yapamadığından, film yaparak aynı anda sinema salonlarında gösterime giriyor. Yılmaz Erdoğan'ın filmleri iyi olmasına karşılık, Cem Yılmaz o kadar iyi değil.

Fahri TUNA : Sayın Çakmaklı, bu güzel ramazan akşamında, değerli görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için Sakarya Fikir Kulübü üyeleri ve Irmak okurları adına çok teşekkür ediyor, bundan sonraki hayatınızda da huzur, sağlık ve başarılar diliyoruz.

Yücel ÇAKMAKLI: Ben de çok teşekkür ediyorum. Çoktandır böyle bir sohbette bulunmamış, söyleşiye katılmamıştım. Böyle bir fikir kulübünün varlığına çok sevindim, inşallah bir çok Anadolu vilayetinde yaygınlaşır. Ben de sinemaya karşı duyarlı bir grupla söyleşmekten çok mutlu oldum.



Portre / Fahri TUNA



Yücel ÇAKMAKLI

Türk Sinemasının Milli Yüzü



Muhafazakar bir aileden geliyor: İki dedesi de medrese mezunu. Dini bir ortamda sinema sevgisiyle kesişen ilginç bir çocukluğu var.

Mahkeme başkatibi İhsan Beyin dört çocuğunun ilki olarak 1937 yılında Afyon'da doğdu. Yücel daha yedi yaşındayken, kardeşleri Aysel, Yüksel ve Ünsal'la birlikte yetim kaldılar; Cumhuriyet İlkokulu ve Afyon Lisesi orta kısmını Yetiştirme Yurdunda okuyabildi. Sinemalarda yer göstericilikten kazandığı üç beş kuruşla liseyi tamamladı. 1955 yılında "öğretmen" olmak umuduyla İstanbul'a gelen yetim Yücel, İstanbul Ü. İktisat Fakültesi Gazetecilik Yüksek Okulu'nu beş yılda tamamlarken, Fatih Medresesi'nin harabe ve pejmürde odalarında, Şan Sinemasında yer göstericilikten kazandığı üç beş kuruşla yaşayabildi.

Çocukluğunda köylerde imamlık yapan dedesine yardım ederken, onun vaazlarından ve anlattığı kıssalardan "milli bir dünyayı" keşfettiğini söyler.

1961-62'de Artvin Borçka'daki yedek subaylıktan sonra 1963'de İstanbul'a döndü; artık yıllarca okuduğu, düşündüğü, biriktirdiği "sinema"ya başlama zamanı gelmişti; mert ayında, o günlerde sağın kalesi durumundaki "Yeni İstanbul" gazetesinde Tarık Buğra yönetimindeki kültür sanat sayfasında "sinema eleştirileri" yazmaya başladı. Haziran ayında Dr. Ayşevir Alyanak'ın yönettiği, baş rollerini Türkan Şoray ve Ediz Fikret Hakan'ın paylaştığı "Bücür" filminde 3. yönetmen yardımcısı (çıraklık) ile Yeşilçama adım attı. 1963-68 arası 53 filmde, aralarında Osman F. Seden, Orhan Aksoy, Mehmet Dinler gibi ustaların da bulunduğu önemli bazı yönetmenlerin yanında üçüncü, ikinci, birinci yönetmen yardımcılığı görevlerini üstlendi.

1963 yılında eleştiri yazılarıyla başlattığını ifade ettiği "milli sinema" akımının ilk ürününü, iki arkadaşı Ergun Bayık ve Ali Emirosmanoğlu ile kurduğu "Elif Film"de verdi: Yarı belgesel "Kabe Yolları"ndayı (1969) yönetti. Ardında 9 sinema filmine imza attı; "Birleşen Yollar" (1970), "Çile" (1971), "Zehra" (1972), "Diriliş" (1972), "Oğlum Osman" (1973), "Garip Kuş" (1973), "Ben Doğarken Ölmüşüm" (1974), "Kızım Ayşe" (1974), "Memleketim"(1974).

1973'te "Arkadaş" filmindeki yönetmenliğini çok beğendiği Yılmaz Güney'i tebrike gitti, onun yöneteceği Güney'in başrol oynayacağı "Memleketim" filmi üzerinde anlaştılar; Güney'in hapse girmesi üzerine onun yerine Tarık Akan'ı tercih etmek zorunda kaldı. "Çözülme"sini (1978) hapishanede seyreden Yılmaz, başrol oyuncusu Selçuk Özer'den ona haber gönderdi; "bu filmin altına yönetmen olarak imzamı atıyorum!"

1975 yılında genel müdür Nevzat Yalçıntaş'ın danışmanı ve yönetmen kadrosuyla TRT'ye girdi. 1990'da istifasıyla sonuçlanacak olan on beş yıllık TRT Günlerinde; Tarık Buğra'dan "Küçük Ağa"(1983-84) ve "Kuruluş"(1987-88)u, Necip Fazıl'dan "Bir Adam Yaratmak"(1978), Rasim Özdenören'den "Çok Sesli Bir ölüm"(1977) ve "Çözülme"(1978), Tarık Dursun K.'dan "Denizin Kanı"(1979) ve "Bağrı Yanık Ömer"(1978)i, Turan Oflazoğlu'ndan "4. Murat"(1980); ayrıca "Hacı Arif Bey" ve "Aliş ile Zeynep"i çekti.

"Monşer" dediği Cem Duna"ya tepki olarak TRT'den istifa edip yeniden İstanbul'a avdet eden Yücel, TGRT, Samanyolu, Kanal7 gibi özel televizyonların kuruluşlarında danışmanlıklar üstlendi. "Minyeli Abdullah-I,II"(1990-91), "Kafir ile Mümin"(1992)i, Kurdoğlu(1992), "Bişr-i Hafi" (1993), "Kanayan Yara Bosna" (1994) çekti. 2004'te TRT'ye Peyami Safa'nın "Rumbadan Cumbaya" adlı eserini çekti. Halen Halit Ertuğrul'un "Kendini Arayan Adam"ının çekimlerini sürdürüyor.(1)

Yeşilçam'da "Milli Sinema"nın kurucusu ve öncüsü olarak "milliden millete ait olan, millete dair"i anladığını söylüyor. (2) Başlattığı sinema akımı Mesut Uçakan, Salih Diriklik, Osman Sınav, İsmail Güneş, Metin Çamurcu, Nazif Tunç, Cem Ertürk, Mehmet Tanrısever'le büyüyerek ve gelişerek sürüyor.

Çocukları; diş hekimi iki kız Elif ve Elvan, bankacı-iktisatçı İhsan Bahadır. Elvan'ın eşi İhsan Bolat da Adapazarılıdır.

Yöresel yemeklere bayılır; tarhana koleksiyoncusudur, tatlılardansa favorisi güllaçtır.

Hafif kekemeliği "dilinin düşünce hızına yetişememesinden"dir.

Yüzüyle, sesiyle, davranışlarıyla "bu toprağın çocuğu" olan Yücel Çakmaklı, zaten Türk Sinemasına da "ülkesini" sokan adamdır.

Şeker gibi adam; şeker gibi çocuk.

Derviş yönetmen. Suvai Kemal'e göre "sinemadaki derviştir o" (3)

Bir tevazu ve saygı abidesi. Bülent Oran'sa onu "Çocukluğu ve ilk gençliğinde aldığı altın tecrübelerle Türk Sinemasının en otantik yönetmenlerinden biri olmaya hak kazandığı söylenebilir. Aşırı tevazuu yanlış yorumlanmaktadır" şeklinde tanımlamaktadır. (4)

Türkiye'nin arı duru, temiz yüzü. Türk sinemasının milli yüzü.


1) Yücel Çakmaklı'nın 10.10.2005 tarihinde Değişim Cafede "Sakarya Fikir Kulübü" söyleşisinde anlattıklarından.

2) Yücel Çakmaklı'nın 11.10.2005 tarihinde Adapazarı ASM'de "Kuruluş" söyleşisinde anlattıklarından.

3) http://www.dergibi.com/yazarlar/sky_006.asp

4) Senarist Bülent Oran, , 18 Ekim 2002




Haber Tarihi : 30 Ağustos 2009 Pazar
Bu haber 410 kere okudu
UYARI: Kullanıcıların sitede beyan edeceği her türlü fikir ve düşünce tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişinin görüşleridir ve yorum yapan kişi yasal sorumludur. Medyabar Multi medya haber hizmetleri yapılan yorumlardan yasal sorumlu değildir. Suç teşkil edecek, hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Bu habere yapılan yorumlar

Bu habere hiç yorum yapılmamış.
Online Ziyaretçiler
-
Silkroad Silk, Silkroad Online, Silkroad ESN, Silk